En güzel bayrak şiirini kim yazdı? Günlerdir şehit cenazelerini gördükçe, kendimi hep bir şiiri mırıldanırken buluyorum. Üstelik şairi, siyasi olarak hiç anlaşamayacağım biri... (Soner Yalçın, Not Defteri’nden, 6 Haziran 2010)
Hiç unutmam, yıllar önce Nazilerin sokak serserilerinden müteşekkil SA’larını düşünür durur ama bir türlü kafamda oturtamazdım. Alman faşizminin sol kanadını oluşturan bu grup, antikapitalist olduğunu ayan beyan ilan eder, hatta “dünya kapitalizminin mülksüzleri sömürerek oluşturduğu tekelci iktisadi sistemin Alman devrimi’nce yıkılacağını söylerdi. Tamam, Partinin ne mal, liderinin ne denli “artist ”, kadroların tam bir psikopat olduğu o zamandan belliydi de, bu “serserilerin ” sol ve faşist şapkaları aynı anda aynı kafaya takmalarını anlamak benim için mümkün değildi. Sonradan anladım ki sorun bende değil, o günlerin siyasi fotoğrafındaymış meğer. Faşist hareket, Türkiye’de her zaman mümbit bir toprak buldu ama Nasyonal Sosyalizm’in sahne alması, biraz zaman alacaktı.
Yerli Malı Nasyonal Sosyalizm, ilk kez doksanların başında ortaya çıktı. Muhafazakâr’ı yetmiyormuş gibi bir de Sol makyajlı Faşizm başımıza musallat olacaktı artık. Hevesliler bu kez sol görünümlü Faşizmden çok şey öğrendiler. Ama yalan yok. Yüzde yüz yerli üretim bir faşizmdi bizimki… “Türk Malı” Naziler kısa zamanda serpilip geliştiler. İnanılmaz bir performans sergileyerek özellikle kamuoyu yaratma meselesinde stratejik konumlara geldiler. İlk olarak SA’lar, sonradan olma değil harbi faşisttiler. İkincisi hem solcu hem Nazi olabilmeyi her ne hikmetse becerirken de samimiydiler. Bizim yerli nasyonal sosyalistler ise gövde itibariyle soldan geldiler. Eklektik, pragmatik ve ilkesizdiler. Ve dört dörtlük ırkçıydılar. Irkçı cümleler kurmayı bir tür anarşizan “hergele” tavrı olarak gördüler. Ağzına geleni sakınmadan söylemek, masum bir “fırlamalıktan” başka bir şey değildi.
Soner Yalçın, üretken bir yazar olarak Nasyonal Sosyalist camiada her zaman özel bir yere sahip oldu. Kitapları çok sattı, danışmanı olduğu diziler çok izlendi, yazıları çok okundu ve okunuyor. Halen Hürriyet’te Pazar günleri not defterini okurlarına açıyor. Düşüncelerini açıkça ve sayfalar dolusu yazıyor. Ama bütün bu “delil”lere rağmen Soner Yalçın hâlâ solda durduğunu iddia ediyor. Üstelik okurları da onu solda biliyor. Kurtlar Vadisi gibi sadist faşizan karakterlerin yüceltildiği bir dizinin jeneriğine danışman sıfatıyla adını yazdıran; Türkiye’de Yahudilerin “ipliğini pazara çıkaran” kitaplar kaleme alarak Türk milliyetçiliğinin bile aslında Yahudi işi olduğunu iddia edip ülke tarihindeki bütün kanlı kirli işleri dönmelerin omuzlarına yıkan, Türkiye Cumhuriyetinin asimilasyon politikasını ilericilik sıfatıyla kutsayıp, diline ve kimliğine sahip çıktığı için bu “ilerici” politikaların gadrine ve mezalimine maruz kalan on binlerce kürdü feodalitenin kurbanları olarak suçlayan Soner Yalçın’ın solcu olarak ortalıkta geziniyor olması bir tür şaka gibi. Sol boşluk Türk Malı Nasyonal Sosyalizmin faşist fikirleri sol olarak servis etmesine ortam yaratıyor.
Yalçın, ne yazdığının farkında. Sol gösterip sağ yazıyor. Farkında olduğu için neredeyse her yazının sonuna şerh düşüyor: “Ey Okur, Buraya kadar okuduğuna aldanma. Yazar solcudur aslında. Marks Çarpsın yalanı varsa!” Bu nedenle, CHP’nin çiçeği burnunda başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun gönderdiği dosyaya istinaden Zaza değil de saf kan Türk olduğunu sayfalarca anlatıp son satıra geldiğinde şöyle buyuruyor: Uzatmayalım: Kim kendini hangi kimlikte görüyorsa odur.Öncelik, insan olmaktır!Kemal Kılıçdaroğlu etnik kimliğiyle değil Türkiye'ye vereceği hizmetle değerlendirilmelidir.” İyi de konuyu gündeme getiren, kim? Peki, Dersimden girip Horasan’dan çıkan, soy sop ağacına tırmanıp dallarda Türk geni arayan kim? Madem Kılıçdaroğlu’nun Kürt kimliği önemli değil neden yazının başlığı “Kılıçdaroğlu Hakkında Tek Bilinmeyen Gerçek”tir. Bilinmeyen gerçeğin bilinmesi neden bu kadar önemlidir? CHP Başkanının Kürtlüğü, yazarı neden rahatsız etmektedir? Üstelik, Kılıçdaroğlu yeni etnik kimliğine transfer edilirken olan Zazalara olmakta bu kadim halk durduk yerde milliyet değiştirmektedir.
Yalçın, Aşk-ı Memnu ve Ergenekon yazısında ise ipin ucunu iyice kaçırır. Romanın yazıldığı Abdülhamit dönemi ile dizinin çekildiği bugün arasında, “siyasal baskı” üzerinden ilişki kurar ve dizinin popülaritesini buna bağlar. “İşte Aşk-ı Memnu böylesine özgürlük ortamından yoksun bir dönemin ürünüydü… Bugün Ergenekon süreciyle başlayan korkuların da benzer edebi eserlerin yazılmasına neden olduğunu tespit edebiliriz. Son yıllarda çıkan romanların çoğunluğunun bireyi ele alması ve bireyin toplumsal-siyasal hayattan bağımsız konu edilmesi rastlantı mıdır?” Soner Yalçın bunu hep yapıyor. Okurunun okuma özürlü olduğunu düşünüyor ve boş kaleye topu plase ediyor. Bugün Türkiye’de Abdülhamit istibdadına benzer bir rejimin olduğunu öğreniyoruz. Peki, neye göre? Basılan roman türlerine göre! Ergenekon operasyonlarından korkan yazarlar, heyhat ellerini siyasetten çekip artık aşk meşk gibi konulara ilgi duymak zorunda kalmışlar meğer. Tamam da Ergenekon, son tahlilde devlet içi bir hesaplaşma değil mi? Emekliliği geldiği halde vazife aşığı kontra eskileriyle asker sivil bulaşığı bir teşkilat… Böyle bir teşkilatla edebiyat dünyasının nasıl bir bağlantısı olabilir ki? Hem bu süreçte edebiyatçılar arasında hiç tutuklanan oldu mu mesela bu davadan? Ya da Ergenekon yüzünden romanı ceza alan… Yok, çünkü Soner Yalçın uyduruyor. Sadece bu değil. Edebiyatı Ergenekon’dan önce ve sonra diye ikiye ayırıyor ve bu kadar büyük bir iddiayı desteklemek için tek bir kanıt bile ileri sürmüyor. Hâlbuki, davadan önce ne siyasi romanların ağırlığından kitap rafları çöküyordu ne de bugün sadece aşk romanları yazılıyor. Ergenekon davasını Abdülhamit dönemiyle özdeşleştirip aklamaya çalışan Yalçın, bu arada Kürt meselesi hakkında yazıp çizen aydınlara yönelik ağır baskı koşullarını aklına bile getirmiyor. Soner Yalçın, faşizan gerçeğini yazıyor. İnceltici olarak solu kullanıyor: “Siyasal baskıların, ekonomik sıkıntıların, hoşnutsuzluğun arttığı her dönem, halkın merakının, Aşk-ı Memnu gibi yaşamlara-aşklara yöneldiği bir gerçek değil midir? Zengin ve aylak bir toplum katının yozlaşan yaşam biçimini ele alan Aşk-ı Memnu ile Eren Talu-Defne Samyeli ilişkisinin bu kadar konuşulması, yazılması tesadüf olabilir mi? Çoğunluk bugün (bu) ilişkileri merak etse de, yarın korkularını yenip yine Çiğdem Talu şarkısı söyleyecektir: Nereye Payidar Nereye?” Güzel değil mi? İnsanın Tek yol Devrim diye slogan atası geliyor. Aman ajite olmayın hemen: Çünkü bütün bu sol ağızlar, Kontra eskisi Ergenekon Teşkilatının halk hareketi sanılması için. Abdülhamit’in baskıcı rejimi, dönemin özgürlükçü muhalefetini nasıl hedef almışsa, bugün de Ergenekon özgürlükçü bir hareket olduğu için hedef oluyor. Tez bu. Halk korkuyor ve Aşk-ı Memnu’ya sığınıyor. Fakat yılgınlık yok. Halk “Silivri’dekileri” kurtaracak.
Bayrak şairine düzdüğü methiyede olduğu gibi bazen topu kendi kalesine de atıveriyor. Soner Yalçın bir kez daha anlatıyor. Kes yapıştır tekniğiyle Bakiler’in makalesinin tamamını yazısında kullanıyor. Bize de kendisine ait birkaç satırı okumak düşüyor. “En güzel bayrak şiirini kim yazdı? Günlerdir şehit cenazelerini gördükçe, kendimi hep bir şiiri mırıldanırken buluyorum. Üstelik şairi, siyasi olarak hiç anlaşamayacağım biri..” Bu sözün üzerine söylenecek söz yok aslında: Arif Nihat Asya, ırkçı bir faşisttir. Şiirleri kötüdür. Sağ cenahın sevdiği bir şairdir. Anlaşıldığı kadarıyla Soner Yalçın da hayranları arasındadır. Aman yanlış anlaşılmasın. Yazar fikirlerini değil sadece Bayrak şiirini sevmekte ve asker cenazelerini gördükçe bu şiiri okumaktadır. Peki şiir nedir? Hatırlayalım:
Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü/Kızkardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü./Işık ışık, dalga dalga bayrağım./Senin destanını okudum,/Senin destanını yazacağım./Sana benim gözümle bakmayanın/Mezarını kazacağım./Seni selamlamadan uçan kuşun/Yuvasını bozacağım. …./Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim;/Yeryüzünde yer beğen/Nereye dikilmek istersen/Söyle, seni oraya dikeyim!/
Soner Yalçın bu şiiri sevdiği takdirde aslında şairiyle aynı dünya görüşünde buluştuğunu anlamıyor mu? Ne diyor şiir: Sana benim gözümle bakmayanın/Mezarını kazacağım./Seni selamlamadan uçan kuşun/Yuvasını bozacağım.
Soner Yalçın, kendini solcu görüyor, okurlarına bunu dikte ediyor. Ama Arif Nihat Asya’nın sadist ve saldırgan şiirini bağrına basıyor. Fakat bir de bakıyoruz, Soner Yalçın, TİP Genel Başkanı Behice Hanım’la ilgili yazısında artık nasıl oluyorsa, kanı kaynayan bir militana dönüşüyor: “Behice Boran, 10 Ekim 1987'e Brüksel'de öldü. Vasiyeti gereği cenazesi Türkiye'ye getirildi. TBMM'de tören yapıldı. Zincirlikuyu'da toprağa verildi. Sanmayınız ki Behice Boran'ın uzun yürüyüşü sona erdi. Taksim'de dün, hayatını halkına adayan yüz binlerce yiğit Behice Boran vardı, görmediniz mi?” 2 Mayıs tarihli yazı, Taksimde, 32 yıl sonra,1 Mayıs’ı kutlayan eylemcilere içerden bir selamla bitiyor. O kadar içerden ki neredeyse Yalçın’ın TİP üyesi olduğunu düşünüyor okur. Peki hangi Soner Yalçın? Bayrak şiirine methiyeler düzen mi? Behice Hanım’ın yoldaşlarına selam gönderen mi?
Sorunun cevabı, Yalçın’ın külliyatında mevcut. Külliyat, tutarlı bir siyasi duruşu gözler önüne seriyor. İnceltilmiş Faşizm, bu siyasi duruşun adıdır. Bakın Soner Yalçın, Kürt Meselesine ilişkin ne diyor:
“Derebeylik düzeninin devam etmesini isteyen Şeyh Said İngiliz desteğini de arkasına alarak ayaklandı. Kürt olduğu için değil, gerici olduğu için ayaklandı. Seyit Rıza Alevi olduğu için değil, gerici olduğu için ayaklandı. Diğer türlü düşünmek paradokstur: Bugün ya Kemalist Devrim'in safında olursunuz ya da Şeyh Said'lerin, Seyid Rıza'ların...
Bugün etnik-mistik aidiyetle Şeyh Said'lere, Seyid Rıza'lara kutsiyet vererek Kürtleri de, Alevileri de özgürleştiremezsiniz. Kimseyi kandırmayın. … Adına istediğiniz açılım adını verin. Ya da Anayasa, istediğiniz değişikliklerle kabul edilsin. ... Ağaların, şeyhlerin elinden yoksul köylüleri kurtaracak, onları özgürleştirecek bir çözüm sunulmamaktadır. Bu ağalık rejimi Kürt kadınını da berdele mahkûm etmektedir. Kürt aydını bunu analiz edememektedir. Açılımı, değişimi “özgürlük” sanmaktadır. Çünkü Kemalist Devrim'in niteliğini ve felsefesini anlamaktan uzaklaşmıştır… Oysa bugün, özgürlük, eşitlik ve kardeşliği kuracak tarihimizdeki yegâne proje 1920'lerin Kemalist Devrim projesidir. Bugün bunun dışındaki çözümler emperyalizm ile feodal beylerin işbirliği halinde sundukları gerici projeleridir.”
Şeyh Said ve Seyid Rıza’nın “aşiretleri” Kurtuluş Savaşına katılırken ilerici, ama Kürt olduklarını Kemalist rejime hatırlattıklarında gerici! İlkeli olmak böyle bir şey tabii! Ama Mustafa Kemal, Şeyh Said ayaklanmadan iki yıl önce bakın ne demiş: “..hangi livanın halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait sorun yaratmaları daima mümkündür. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin hem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden oluşmuştur ve bu iki unsur, bütün çıkarlarını ve kaderlerini birleştirmişlerdir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz." Mustafa Kemal de bu ayrılıkçı(!) sözleriyle Soner Yalçın’a göre gerici sıfatını hak ediyor. Açık ki bu sözler, iki yıl içinde unutulduğu için, önce Diyarbakır sonra Dersim ayaklanıyor. Ne tuhaf ki Mustafa Kemal, 20 Ocak 1923 tarihli o mülakatta, Türkiye Halkı içinde sayılmadıkları zaman Kürtlerin mesele çıkarma hakkı olduğunu dahi söylüyor.
Soner Yalçın asimilasyonu savunuyor. Şeyh ya da ağaların da milli kimlik ve kültürlerine sahip çıkma hakları olduğunu unutuyor. Bu zevat ve halkı, Ankara Meclisi’nde savaşın tarafı olurken her türlü hakkı, “hak” ediyor da varlığını Türk varlığına armağan etmediklerinde gerici ilan ediliyor. Yalçın, bununla da kalmıyor. Böylece Kemalizm, burjuva devriminin bile ötesine geçip hokus pokusla Ekim Devrimi’ne rakip oluyor. Tabii bütün bir tarih, Soner Bey kahvesini yudumlarken masa başında kolayca yazılıveriyor! Amaç Kürtlerin ne nankör, ne barbar bir halk olduğunu kanıtlamaksa üç beş yalanın, üstüne Mustafa Suphilerin hayatının lafı mı olur canım! Anlıyoruz ki Soner Yalçın aslında iyi niyetli. Ağaların yoksul Kürt köylüsünü şeyhlerin elinden kurtaracak ve onları özgürleştirecek planları destekliyor. Kürt kadını için özgürlük istiyor mesela. Kemalizm’i bir “halâs” çaresi olarak gördüğünü söylüyor ama sanki dilinin altında başka bir şey var: Partiya Karkeren Kurdistan’ı ele alalım önce. Bu partinin hiçbir aşiretle genetik bağı yok. Hiçbir cemaat tarafından desteklenmediği gibi, bir mezhebe de sırtını dayamış değil. Öcalan dâhil bütün lider kadrosu yoksul köylü. Kadrolarında çok sayıda kadın var. Hareket laik bir yapı, üstelik tarihsel olarak Marksist! Yani eşitlikçi bir çizgiden geliyor. Bütün bu tespitler ışığında, acaba diyor insan, yoksa Soner Yalçın, yoksul Kürt köylüsüne yeni bir siyasi adres mi işaret ediyor.
Nasyonal Sosyalizmin Hassasiyet Merkezi: Yahudi “dönmeleri”
Türkiye’de Nasyonal Sosyalizmin geçmişi yirmi yıl. Hazırlık aşaması, ihtimal Eylül Darbesinden itibaren başlıyor. Bir tür sol operasyonu olarak düşünülebilir. Perinçek ve Aydınlık Ekibi, Türk Nasyonal Sosyalizminin en tanıdık ismi. Eylül öncesinde, solun bütün kesimleriyle düşmanlığı ve devlete olan yakınlığı, bu süreci çok da “dert etmeden geçmelerine imkan vermiş olmalı. Yalçın Küçük, TİP kökenli, inatçı üretken devrimci bir aydın olarak yıllarca sevildi sayıldı. Yalçın Küçük, bugün nasyonal sosyalizmin temsilcisi… Bu o kadar öyle ki, Hrant’ın katillerinden Veli Küçük’e övgüler düzecek kadar aklını faşizme kaptırmış görünüyor. Ertuğrul Özkök ve Yılmaz Özdil nasyonal sosyalizmin iki önemli kalemi. Özkök’ün TİP geçmişi biliniyor. Yılmaz Özdil ise kendini solda görmekle birlikte Marksizmle uzak yakın ilgisinin olmadığı yazılarındaki kavramsal boşluktan belli. Özellikle bu iki kalemin bakışında Elitizm belirleyicidir. Halk “bidon kafalı”dır. Derinlikten ve incelikten yoksundur. Yönetilmesi ve yönlendirilmesi gerekir. Toplumsal olaylar, bu kalemler için bir oyun gibidir-Kardak’taki provokatör- Yüzbaşı Volkan’ın gazeteci versiyonlarıdır. Yılmaz Özdil için, yaşlı bir adamı yumruklamak, demokratik bir haktır. Mine G. Kırıkkanat, Fransa’dan Kürtleri yazar. Yavruladıklarını söyleyerek insan sıfatını haiz görmediğini beyan eder.
Soner Yalçın Aydınlık Dergisi’nden keşfedilerek Hürriyet’e transfer olmuş bir kalem. 2004 yılında çıkan ve olay yaratan Efendi serisi ile Türkiye Yahudilerini hedef tahtasına koyabildi -Kitapların nasıl bir cehalet üzerine inşa edildiğini anlamak için Hakan Erdem’in Tarihlenk kitabına bakılabilir- . Sabetayistleri kullanarak Türkiye’nin son iki yüz yıllık tarihinde yağma, talan, vurgun, kırım, katliam zulüm, milliyetçilik, cemaatçilik -artık aklınıza ne geliyorsa- Yahudilerin üzerine yıkma temayülü Türk nasyonal sosyalizminin önemli özelliklerinden biridir. Başta Yalçın Küçük olmak üzere bu anlayışın temsilcileri, Ermeni katliamından tutun da altı yedi eylül olaylarına kadar bu toprakların bütün günahını bir avuç Yahudi “dönme”sine yıkmanın hesabı içinde, Türkiye tarihini sıfır noktasına çekiyor. Türk Milliyetçiliğinin kuruluş hakkını bile yahudi dönme”lere bıraktığınızda, -Türkeş’i yahudi ilan ettiğinizde- milliyetçiliğinizin bütün günahlarından kurtulup beyaz bir sayfa açtığınızı düşünürsünüz. Yine milliyetçi kalarak… Ermeni katliamının bir yahudi projesi olduğunu söyleyip uygulamayı da Kürt aşiretlerine havale ederseniz elinizde sahiden, sütten çıkmış bir milli tarih kitabı kalmaz mı?
Türk Nasyonal Sosyalizminin fotoğrafı budur.
Panzehiri Sosyalizmdir.
Vicdanlı Sosyalizm.
Murat Utkucu
(1) Ertuğrul Özkök’ün Hürriyet Yayın Yönetmenliği döneminde kendisiyle gazetesinde yapılan bir röportajdan