Kendiliğinden tepkilerin, değişik mücadele yol ve yöntemlerinin ortaya çıkacağı bu dönemde, sol da mevcut birikimlerini bu kavgaya aktararak, bugünkü yapısını da bu kavganın içerisinde yenileme cesaret ve becerisini gösterebildiği oranda, gelecek hakkında söz sahibi olabilecektir....
Önder İşleyen
Kapitalizm tarihinin en büyük bunalımlarından birisini yaşıyor. Kriz, 70’lerden bu yana uygulanmaya konan neo-liberal politikaların ve reel sosyalizmin yıkılmasının ardından yaşanan küresel saldırganlığın biçim verdiği bir çağın da çöküşünün habercisi.
Gelecek, kapitalizmin krizinin ortaya çıkardığı sonuçların üzerinden, onun içerisinde şekillenecektir. Çünkü iktisadi, sosyal ve toplumsal bir proje olarak uygulanmaya konulan neoliberalizmin sonu gelmektedir. İktisadi politikalar anlamındaki bir kırılmanın ötesinde dünyanın son otuz yılına değişik formlar içerisinde şekil vermeye çalışan, bir dönem Teacher-Reagen ekolü ile bir dönem Bush ile var olan, ülkemizde Özalizm olarak uygulanmaya başlayan ve şimdilerde AKP eliyle yeni piyasacı İslamcılık içerisinde sürdürülen, bir hegemonya dağılmaktadır. Aynı zamanda küreselleşme ideolojisinin etkisi altında şekillenen sol liberalizm açısından da yolun sonu görünmektedir.
Krizin başlamasının ardından geçen çok kısa bir süre içerisinde tartışılan kavramlara baktığımızda dahi değişimin nereden başladığını ve yönünü saptamak için bir fikir sahibi olmamız mümkün. Kriz ve kurtarma operasyonları sonrasında ‘yeni Keynesçilik mümkün mü, Marks haklı mıydı, sosyalizm geri mi geliyor’ soruları burjuva basınını manşetlerinde yer aldı. Burjuva münevverlerinin konu ettiği, sermayenin kendini kurtarma ‘krizi kamulaştırma’ ya da Hayri Kozanoğlu’nun tanımıyla ‘kendine Keyneysen’ uygulamaları bir yana gerçek manada da sınıf mücadelesinin yükseleceği bir döneme girildi.
Sosyalizmin ve devrim fikrinin yeniden gündeme geleceği, alternatif arayışlarına dönük ilginin artacağı bu döneme, bizler aynı zamanda, Korkut Boratav’ın ‘bırakınız batsınlar’ sözündeki keyifli tınının işaret ettiği moralle giriyoruz. Ancak, tarih bize kapitalizmin sürekli krizlerinin bilgisini verdiği gibi aynı zamanda kapitalizmin bu krizleri kendini düzenleme aracı olarak pozitif manada kullanabildiğinin ya da kriz sonrasında otoriter ve faşizan eğilimlerin güçlendiğinin de bilgisini vermektedir.
KRİZ KAPİTALİZME İÇSELDİR
Kriz daha öncekiler gibi kapitalizmin yapısından kaynaklanmaktadır. Bu krizden çıkış borsaların yükseliş ile kapanması ile ABD’de Bush’un yerini Obama’nın almasıyla çözülemeyecek kadar kapitalizme içseldir. Kriz hakkında yapılan çalışmalar da yapısal nedenleri ortaya koymaktadır. Bu nedenlere kısaca değinmeden önce, krizin kendine has kavramlarından söz etmek yerinde olur. “mortgage, subprime, çöp sermaye, türevler, toksit kâğıtlar, girişim sermayesi şirketleri, menkulleştirilmiş finans sistemi, konut köpüğü, borç toplayıcı şirketler” bu kavramlardan bazıları. Bu kavramların ifade ettiği ilişkileri ele alan birçok söyleşi, kitap, makale yayınlanmaya başladı. Hayri Kozanoğlu’nun Neoliberalizmin Gerçek 100’ü kitabı bu anlamda bir sözlük işlevi görebilecek denli detaylı bir çalışma. Krizin değişik boyutlarını ele alan, ABD ekonomisini, krizin nedenlerini ve krizden sonra ABD’de de gündeme gelen önerilerin ele alındığı Neoliberalizm ve Kriz kitabı da krizi anlamak için önemli bir kılavuz niteliğinde.
Krizin yapısal nedenlerine dönersek, J.B. Foster’in ‘tekelci mali sermayenin geri dönüşü olmayan ekonomik açmazı konusundaki tespitleri oldukça açıklayıcıdır. “1- Temeldeki ekonominin durgunluğu kapitalistlerin para sermayelerini korumak ve genişletmek için finansın büyümesine giderek daha fazla bağımlı hale gelmeleri demekti. 2- Kapitalist ekonominin üstyapısı alttaki üretken ekonomideki temellerinden tamamen bağımsız biçimde genişleyemezdi; yani spekülatif köpüklerin patlaması sürekli tekrarlanan ve büyüyen bir sorundu. Malileşme ne kadar genişlerse genişlesin, üretim içindeki durgunluğu asla alt edemezdi.”
Bu yapı, üretim ve istihdam alanının dışında gerçek olmayan paralar üzerinden risk satın almaya dayalı bir ekonomik işleyiş oluştururken, sıradan insanları da çeşitli düzeylerde bunun parçası haline getirmiştir. Ücretlerdeki durgunluğa rağmen sistem kredi aracılığı ile insanların gelirlerinin üzerinde tüketmesi ile ayakta kalabilmiştir. Bu döngü de artık tıkanmıştır.
YOKSULLARIN TALEPLERİNİ YÜKSELTMEK
Bu tıkanıklık uzun erimli olarak nasıl aşılacağı bir yana, krizin hemen ardından uygulamaya konulan önlemlerle kriz kamulaştırılarak, faturanın da yoksullara kesildiği görünüyor. Ekonominin başarılı olduğu dönemlerde kârlar özelleştirilirken ekonomi kötüye gittiğinde zararları halka paylaştıran ‘zengine Keynesyen’ politikalar gündeme geliyor.
Zenginleri kurtarma planına karşı, emekçileri, yoksulları savunan bir programla krizi karşı mücadele etmek, otuz yıldır süren neoliberalizmin saldırıları ile yoksullaşan, çaresizleşen kitlelerin üzerine bir yük daha binmesini engelleyebilir. ‘Neoliberizm ve Kriz’ kitabı içerisinde ‘Durgunluk, Kriz ve Emek’ başlıklı bir söyleşisi yer alan J.B.Foster krize karşı solun mücadele başlıkları hakkında şunları söylüyor, “Bu noktadaki tek hedef sosyal ve ekonomik önceliklerin en alttakilerin ihtiyaçlarını karşılayacak biçimde yeniden örgütlenmesi olmalıdır. ABD ekonomisinin on yıllardır geniş halk kitlelerinin yaşam koşullarını köklü biçimde zayıflattığı bir gerçektir ve sorunun tamamının kökeninde de bu yatmaktadır. O halde bu koşullara yanıt vermek gerçek anahtardır. Ama böyle olmayacaksa bile, kendilerinin halkın büyük çoğunluğu, işçi sınıfı, mülksüzler, yoksullarla özdeşleştirenlerin hedefi açık olmalıdır: Toplumun en altındakilerin iş, yiyecek, beslenme, barınma, sağlık, eğitim, çevre koşullarının temin edilmesinin öncelik haline getirilmesi. Bu basit bir insanlık ve adalet meselesidir”.
ABD’de Wall Street’i kurtarma operasyonuna tepki gösterenlerin kaynakların halk için kullanılması talebi iyi bir başlangıç olarak görülebilir. İşten çıkarmalar, ücretlerde azaltma, fazla çalıştırma gibi neoliberal dönemin azgın saldırıları, neoliberalizm çöküşünü önlemek için de kapitalistlerin başvuracağı temel yöntemler olacaktır. Buna karşı bir emek barikatının oluşturulması tek çıkış yolu olarak görülmelidir. Zengin ve yoksul arasındaki ayrımın bu denli çıplak görüldüğü, sınıf mücadelesinin önündeki örtülerin kalktığı, daha keskin ve çatışmalı bir süreç yaşanacak.
MÜCADELENİN ŞİDDETLENMESİ
Kendiliğinden tepkilerin, değişik mücadele yol ve yöntemlerinin ortaya çıkacağı bu dönemde, solda mevcut birikimlerini bu kavgaya aktararak, bugünkü yapısını da bu kavganın içerisinde yenileme cesaret ve becerisini gösterebildiği oranda, gelecek hakkında söz sahibi olabilecektir. Türkiye açısından da krizin etkileri yaşanmaya başlarken, buna karşı bir barikat kurmak, gücünü buraya yöneltmek önem kazanmış durumda.
Kazanılan umut ortaya çıkan fırsat ve olanaklar ile birlikte, J.B.Foster’ın emekçiler lehine öne sürülen taleplerin gerçekleşmesinin, ‘ABD’deki emeğin ve genelde işçi sınıfı örgütlenmelerinin mevcut zayıflığı nedeniyle hayal edilmesi bile zor’ sözündeki gerçeklik de göz ardı edilmemelidir.
Dünyada da ülkemizde de uzun zamandır gelişen, örgütlü ve yerleşik bir hal kazanmış gerici faşist akımların da yaşanan kriz ortamında güçlenme olanaklarının artacağı ve bugünkü karanlıktan çok daha büyük olumsuzluklarla karşılaşabileceği muhtemeldir. Yarının bugünkü kadar durağan ve kapitalistlerin yıllardır kulağımıza fısıldadığı gibi değişmeden kalması olanaksızdır.
Mesele artık bunu üstlenmekten başka bir şey değil.
Neoliberalizm ve Kriz
(Derleme), Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2008.