BİRGÜN KİTAP
YÜZLEŞME VE ARAÇSALLAŞAN ALEVİLİK
14:15 22 Mart 2009
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Solgun, Alevilerin cumhuriyetle olan ilişkisini psikolojide, zarar gören kimsenin belli bir süre sonra ona sempati ile bakması olarak ifade edilen Stockholm Sendromu ile açıklamaya çalışıyor…

Ercan GEÇGİN

A KP’nin Ocak ayında Alevilere yönelik bir açılım politikasına doğru yönelmesi, Alevi sorununu popüler düzlemde daha fazla tartışılır hale getirdi. AKP’nin bu politikasının arkasında kuşkusuz Ortadoğu’daki emperyalist politikalarla örtüşen ve kimlik siyaset üzerinden yürüyen stratejik doğrultunun payı büyüktür. Toplumsal bütünleşme açısından Kürt bölgesinde birleştirici çimento olarak Müslüman kimliğinin, Ortadoğu düzeyinde ise yeniden inşası ile Osmanlı kimliğinin giderek söylemlerin altını doldurduğu görülüyor. Aynı anlayışın Alevi sorununda sosyal açıdan Müslüman kimliğiyle, siyasal ve hukuki açıdan vatandaşlık kimliği ile aynı amaç çerçevesinde hareket edildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. 
Siyasal alanda bu tür adımlar atılırken, Aleviler içerisinde faklı yönlerden tartışmaların da alevlendiğine tanık olmaktayız. Bunlardan sonuncusu Cafer Solgun’un daha önce Taraf gazetesinde yazı dizisi olarak kaleme aldığı Alevilik sorununu Kemalizm ve cumhuriyet boyutuyla kitaplaştırması oldu.
Staurt Hall’in Yeni Zamanlar’da belirttiği gibi artık küreselleşme karşısında yer ve konum duygusu kazanıp tutunma noktaları yaratmak kimlik ve özdeşleşme momentleri ile mümkün olmaya başlamıştır. Ancak bu değişim içerisinde, kimlikler bir özgürleşme sağlamak yerine, farklı form ve düzlemlerin araçsallaştırılmasına dayanmış oluyordu. Alevilik kimliğini bu açıdan da ele almak gerekmektedir. Zira, Solgun’un odak noktasını oluşturan  Kemalizmin Aleviliği son yıllarda araçsallaştırmaya başladığı düşüncesi ancak bu boyut dikkate alınarak anlaşılabilir.

KEMALİZM’İN ALEVİLİKLE DANSI
Cemevlerinde Atatürk posterlerinin asılması ve Alevilerin şerait korkusu ilse CHP’ye sığınmalarını irdelemeye çalışan Solgun, röportaj yapılan kişilerle de aynı düşünceyi ifade paylaşarak, Alevilerin kendi tarihleri ile yüzleşmesi gerektiğini belirtmektedir. Ancak ne yazık ki Alevilerin cumhuriyete olan bağlılıklarının altındaki tarihsel arkaplan ve Aleviliğin bir yaşam biçimi olarak sekülerliğe olan açıklığı, aydınlanma felsefesi ile olan yakınlığını fazla dikkate alınmamaktadır. Resmî ideolojinin bu siyaseti gitmesinin arkaplanı da benzer şekilde fazla anlaşılmak istenmemektedir. Korku kültürü ile açıklamaya çalışmak belirli noktalarda doğrudur ancak bütünlüğü görmek bakımından eksik değerlendirmedir.
Solgun, Alevilerin cumhuriyetle olan ilişkisini psikolojide, zarar gören kimsenin belli bir süre sonra ona sempati ile bakması olarak ifade edilen ‘Stockholm Sendromu’ ile açıklamaya çalışıyor. Oysa bunun çok farklı toplumsal ve tarihsel dinamikleri söz konusudur. Öncelikle de Kemalizm’in sosyal ve sınıfsal tabanını bir türlü bulamayışının ve son kertede Alevi kimliği üzerinden sosyal tabana yaslanma arayışını hesaba katmak gerekmektedir. “Köylü yurdun efendisidir” söylemi de bu minvalde söylenmiştir; ancak karşılığını bulamamıştır. Önemli bir diğer nokta da Şerif Mardin’in de işaret ettiği gibi Kemalizm’in dini farklı kurumlarla kontrol ederek Türkiye’ye özgü bir Protestanlığı yaratma arzusunda odaklanmaktadır. İlk dönemlerde Alevilik fazla kontrol altına alınmaya gerek duyulmamıştır. Ancak şimdi laikliğin aslında belirli bir zümrenin egemenliğini sürdürme politikası doğrultusunda önemli bir işlev gördüğü çok açıktır. Kimlikler artık bir özgürleşme değil, daha önce işaret edildi gibi farklı formların araçsallaştırılmaları ile karakter kazanmaya başlamışlardır. Alevi kimliğinin yeniden inşasını sadece Kemalizm üzerinden okumak son derece eksik ve hatalıdır. Avrupa merkezli yaklaşımlardan, solun Aleviliği taktiksel olarak ilgisine kadar pek çok siyasal uzantıları da var olan ve küresel boyutları da var etkisine alan bir olgu olarak ele almak gerekir.

KİTLE KÜLTÜRÜNDE TEKTİPLEŞEN ALEVİLİK
Cumhuriyetin Alevileri daha çok asimile ettiği ifadesini kullanan yazar, cumhuriyeti tek yönlü bir çizgide okuduğunu belli ediyor. Oysa en büyük asimilasyon en fazla iletişim ve örgütlenme olanaklarına sahip olunabilecek günümüzdeki kitle iletişim araçları üzerinden yaşanmaktadır. Sadece devletin resmî ideolojisi değil, Aleviliği İslam içi, İslam dışı gibi çeşitli formasyonlarla kavrayan farklı çevrelerin uydu kanalları, radyolar vb. araçlar üzerinden yaptıkları yayınlar en ücra köşedeki bir Alevi köyüne bile belirli kalıplara sığdırılmış tektip Aleviliği sunabiliyor. Doğal olarak bu kanallar üzerinden yapılan yayınlar yerellere kadar ulaşarak ibadet şeklinden İslam’la ve Kemalizm’le olan ilişkisine kadar her konuda hazır rahatlıkla yönlendirme yapılabiliyor. Dolayısıyla Alevilerin kendilerini algılama biçimleri de bu formlar üzerinden değişebiliyor ve araçsallaştırılabiliyor. Bu noktada artık Kemalizm’in eskisi gibi etkili olduğunu söylemek son derece yanlıştır. Alevilik hiçbir dine sığmayan ama pek çok inanç sisteminden etkilenmiş eklektik bir özellik kazanmış halk inancıdır. Merkeze insanı koyan temel felsefesiyle tüm dogmalara hep meydan okumuştur. Oluşturduğu inanç sistemini musahiplik, kirvelik gibi sanal akrabalıklar üzerinden de kontrol etmeye çalışmıştır. Ancak kitle kültürü içerisinde baktığımızda artık bu sosyal kontrolün daha geniş bir kolektif bağa iletişim araçları üzerinden yapılmak istendiğini görüyoruz. Belki de bu tartışmaları, Aleviliğin kendi içindeki muhafazakârlaşma süreci olarak anlamak gerekebilir.
Diğer taraftan Alevilik kendini hep bir ötekiye göre tanımlamıştır. Her türlü dogmatizm onun için öteki olmuştur. Hiçbir zaman bir iktidar inanç sistemi olmamış bu yapının devlet nezdinde güvence altına alınması kendi içinde de çelişkiler yaratacaktır. Zira Aleviler kentleşme, iletişim ağlarının gelişmesi ve muhafazakârlaşmanın artmasını gibi etkenler kendi içinde de hisseden bir süreçte her zamankinden daha fazla ortak bir bilince erişmiş bulunmaktadırlar. Her ne kadar Aleviliğin halk inanışındaki farklılığından ileri gelen soruna farklı yaklaşımlar söz konusu olsa da kolektif bir kimliğin kamusal alanda karakter kazandığı söylenebilir. İkinci önemli bir nokta da Aleviliğin kültürel örüntüler üzerinden kendini ürettiği ve ibadethanelerin elde edilmesinin asla bir güvence kaynağı olamayacağıdır. Sözlü kültüre dayanan bu yapı, ne kadar iktidar ilişkisi içerinde standartlaştırılmaya çalışılırsa o derece özünü kaybedecektir. Sorun cemevlerinde niçin Atatürk portrelerinin asıldığı değil, Alevilerin ibadethane gibi biçimsel kurumlara hapsedilerek indirgenerek özünün tahrip edilmiş olmasıdır. Atatürk yerine Marx’ın portresinin asılması da benzer sonuçlar doğurabilirdi. İşte asıl sorun buradadır; yani solun Alevilikle sınavında, daha da önemlisi din ve kültürel hayatla sınavında.

Alevilerin Kemalizm’le İmtihanı, Cafer Solgun, Hayy Kitap, 2008

=


Bu İçerik 1031 Kez Görüntülendi
22 MART 2009 YAZI LİSTESİ
BİRGÜN KİTAP / MART 2009 ARŞİV
BİRGÜN KİTAP / 2009 ARŞİV