BİRGÜN KİTAP
‘BİR HAYALET DOLAŞIYOR’
14:10 03 Mayıs 2009
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

Bu yılın ilk dört ayı içerisinde yayımlanan onlarca kitap...
Ve 12 Eylül’ün öncesi ve sonrasıyla darbeden etkilenen onlarca roman kahramanı... Onca yıl sonra bellek tazeletmek için
A. Ömer Türkeş

Hepsi de bu yılın ilk dört ayı içerisinde yayımlandılar; Vedat Türkali’den “Yalancı Tanıklar Kahvesi”, Mario Levi’den “Karanlık Çökerken Neredeydiniz”, Mahir Öztaş’tan “Koparıldığımız Toprak”, Filiz Özdem’den “Düş Hırkası”, Doğan Akhanlı’dan “Babasız Günler”, Turgay Fişekçi’den “Hep Seni Sevdim - Bir Sürgünün Paris Günleri”, N. Mehmet Güler’den “Ölümden Zor Kararlar”, Murat Yaykın’dan “Aze’den İzi”, Meliha Akay’dan “Ateşin Külü Suyun Mili”… Hepsi de öncesi ve sonrasıyla 12 Eylül askeri darbesinden etkilenmiş roman kahramanlarıyla bellekleri tazeliyor, geçmişle hesaplaşıyorlar. Bu romanlarla, aradan tam 32 yıl geçtikten sonra 1 Mayıs’ta Taksim meydanına çıkılması ve 1977 1 Mayısı’na bir kez daha vurgu yapılması arasındaki zamansal paralellik kuşkusuz rastlantı değil. Aradan onca yıl geçtikten, sistem topyekûn karalama kampanyaları yürütürken bile bellekler boşalmıyor, bastırılmaya çalışılan geri dönüyor. 77’deki katliamı tezgahlayanlardan, faşist saldırıları destekleyenlerden, darbecilerden, işkencecilerden hesap sorulmadığı sürece, 12 Eylül’ün hayaletleri romanlarda ve meydanlarda dolaşmayı sürdürecekler. Tıpkı Nâzım’ın “Beyazıt Meydanındaki Ölü” şiirindeki gibi;
Bir ölü yatacak
toprağa şıp şıp damlayacak kanı
silahlı milletimin hürriyet türküleriyle gelip
zaptedene kadar
büyük meydanı.

Türkiye’de siyasi romanın sona erdiğini büyük bir sevinçle ilan edenlere inat, son yıllarda siyasi meselelere açılan romanlarda bir artış var. Özellikle 12 Mart ve 12 Eylül darbesinin travmasını yaşamış kuşaklar kökleri bu darbelere uzanan kırk hayat hikâyelerine yönelirlerken fiziksel varlıklarını yurt dışına kaçarak koruyan mültecilere de yer veriliyor. Mahir Öztaş’ın “Koparıldığımız Toprak”, Filiz Özdem’in “Düş Hırkası”, Doğan Akhanlı’nın “Babasız Günler” ve Turgay Fişekçi’nin “Hep Seni Sevdim - Bir Sürgünün Paris Günleri” romanlarında zorunlu sürgünlüğü seçen devrimcilere rastlıyoruz.
Mesela bir romanın yazılma–daha doğrusu yazılmış bir romanın yayımlanma– sürecini anlatan “Babasız Günler”de Doğan Akhanlı’nın kahramanı da bir sürgün. İki ana eksen etrafında dönüyor. İlki çok zaman önce Almanya’da yaşanan ve yarım kalan bir aşk; ikincisi ise birbirini çok seven baba-oğul arasındaki zedelenmiş ilişki.
Köyünden çıkıp Avrupa ve Amerika’da eğitim görmüş, hayatı matematik denklemlerini çözmek, hayatı bu denklemlerle açıklamakla geçmiş bir babanın oğlu olan Mehmet Nâzım bu iki ekseni birleştiriyor. O, 12 Eylül darbesiyle ülkeyi terk etmek zorunda kalan devrimci bir sanatçı.
Memleketini, en çok da babasını özleyen Mehmet Nâzım, bir gün döneceği, sanatını ülkesinde icra edeceği düşleriyle yaşıyor. Romanın kadın kahramanı Polaris ise Almanya’ya eğitime gelmiş güzel bir kadın. Bir konserde dinlediği Mehmet Nâzım’dan etkilenmesiyle değişecektir hayatları. Tanışacaklar, yakınlaşacaklar ve aşkları Ren Nehri’nin taştığı gün doruğuna ulaşacaktır. Ancak bir gece vakti aniden kesiliverir ilişkileri. Polaris, Mehmet Nâzım’ın zihninden ve yüreğinden çıkarıp atma kararıyla İstanbul’a döner. Aradan yıllar geçtikten sonra postadan çıkıp gelen bir roman, roman kahramanlarıyla birlikte okuyucuyu da geçmişin derinliklerine götürecektir…
Sürgün yazarların hemen hepsinde görülen yurtsuzluk ve yurt arayışı teması Babasız Günler’de, roman kahramanı Mehmet Nâzım’da –yazarının aksine– “baba-oğul ilişkisiyle ortaya konuyor. Aslında Mehmet Nâzım kadar babasının hikâyesi de önemli. Cumhuriyet aydınlanmasının eksikliğini de simgeleyen baba figürü, hayat ve matematik arasındaki ilişki metaforu, baba oğul arasındaki benzerlikler, farklılar, yaşanan çatışma anı, geç kalmış, edilememiş bir özür; bunlar romanın en can alıcı ve anlatımın en başarılı bölümleri. Hikâyenin zayıf yanının Mehmet Nâzım Polaris aşkı oluşu şaşırtıcı gelebilir. Ancak yıldırım aşkı gibi başlayıp az zamanda yıldırım ayrılığı ile sonlanan bir aşkın aradan onca yıl geçtikten sonra yeni bir hikâye başlatması inandırıcı olmuyor.
Doğan Akhanlı’nın diğer romanlarında da işlediği “kayıp” kavramı hem gerçek kayıpları hem kaybolan idealleri temsil etmesiyle önemli. İşte bu noktada Mehmet Nâzım’ın ve babasının bireysel kaderleri toplumsal kaderlerin simgesine dönüşebiliyor.
Turgay Fişekçi de, ikinci romanı “Hep Seni Sevdim”de 12 Eylül darbesinin ölçüsüz şiddetinden sakınmak için Kaş’tan Meis’e geçen, bir süre Lavrion mülteci kampında kalan, oradan arkadaşı Sait sayesinde Fransa’ya ulaşan genç bir adamın, bir devrimcinin Paris’te yaşadıklarını anlatıyor. Siyasi bağlantılarını yitirmiş, güveni sarsılmış, yalnız ve şaşkın bir halde. Buna rağmen aradan geçen bir yılı hiç de kötü değerlendirmez Yusuf. Öncelikle Fransızca öğrenmiş, Türklerin yoğun olarak yaşadıkları kentin kuzey mahallelerinden Strasbourg St. Denis’deki kiralık odasından ayrılıp, Cite Cite Universitaire’in Afrikalı Öğrenciler Yurdu’na taşınmış ve üniversitenin iktisat bölümüne kayıt olmuş. Bütün bunları yaşarken Aslı’yı hiç düşürmemiş aklından. Aslı ise Yusuf’u bir yaz geceyarısında, küçük bir şişme lastik botla yolcu ettiği Kaş’tan arkasına bakmadan uzaklaştıktan sonra, hayatında hiç böyle bir şey olmamış, Yusuf’u hiç tanımıyormuş gibi sürdürmüş yaşamını. Ama öyle anlar gelmiş ki, gecenin bir saati, dünyada yalnızca tek başına olduğunu hissettiği anlarda, Yusuf’un kumral başı, bir başucu lambası gibi aydınlatmış odasını. Aslı, pasaport alıp Yusuf’un yanına gitmenin hayalinde. Yusuf ve Aslı arasındaki aşk mektuplarla sürerken, yalnızlığını Paris gezileriyle gidermeye çalışacaktır Yusuf. Gelenek ile yeninin birleştirdiği bir Avrupa kenti ile tanışması, caddeleri, sokakları, evleri, parkları, müzeleri ve heykelleri gözlemesi, o ana kadar hiç düşünmediği meselelerle yüzleştirecektir genç adamı…
Her iki romanın yazarıyla roman kahramanları arasında ilişki kurmakta güçlük çekmiyoruz. Gerek Akhanlı gerekse de Fişekçi 12 Eylül mağdurları olarak yurtdışına sığınmış insanlar. Doğan Akhanlı hayatını halen Almanya’da sürdürüyor. Aslında 12 Eylül sonrası sürgünlüğe zorlanmış devrimci gençlerin hayatlarını anlatan pek çok romanda benzer temalar göze çarpar. Bir yandan 12 Eylül darbesinin yarattığı travma, diğer yandan bağlandıkları ideallerle giriştikleri hesaplaşma arasına sığınan roman kahramanları kendilerine kucak açan ülkeler ve halklarla da sancılı bir ilişki yaşarlar. Gerek Akhanlı’nın gerekse de Fişekçi’nin kahramanları, okumuş yazmışlıkları ya da sanatsal etkinlikleriyle biraz daha şanslılar, görece kolay bir geçiş yapıyor. Belki de yazarları için çok kolay olmamış ya da o yıllarda yaşananlar daha farklı algılanmıştır. Ne olursa olsun iki romanda da 12 Eylül travmasının, ayrılık acısının, kültürel farklılıkların renklerini bulmak mümkün.
Türk romanında 2000’li yıllarda yazılan çok sayıda romanda sadece 12 Eylül’ün yarattığı siyasi göç dalgasına dair anlatılırın hatırı sayılır bir yekün oluşturduğunu da eklemek isterim.
Oya Baydar’ın “Sıcak Külleri Kaldı” (2000), Şakir Bilgin’in Bir Daha Susma Yüreğim” (2001), Muzaffer Oruçoğlu’nun “Çıplak ve Özgür”(2002), Halil İbrahim Özcan’ın “Ejderha Yılları” (2001), Zülfü Livaneli’nin “Bir Kedi Bir Adam Bir Ölüm” (2001), Yiğit Bener’in “Eksik Taşlar” (2001), Enver Sezgin’in “Batman Bolşoy” (2003), Metin Celal’in “Gitmek Zamanı” (2003), Kemal Anadol’un “Karşıyaka Memleket”(2003), Şükran Yiğit’in “Ankara Mon Amour” (2003) ve “Çatıkatı Âşıkları” (2008), Orhan Aras’ın “Ayrılığın Rengi Hüzün” (2003), Turhan Kayalıoğlu’nun “İki Yabancı” (2003), Ömer Faruk Ciravoğlu’nun “Mültecinin Ölümü” (2003), Yahya İdiz’in “Bir Kaçışın Öyküsü” (2004), Nihat Behram’ın “Miras” (2004), Mustafa Çakar’ın “Savrulanlar” (2004), Selami Gürel’in “Soluksuz” (2004), Ayşe Önal’ın “Hayata Dönüş” (2004) ve “Kayıp Söz” (2007), Özfen Ergin’in “Fırdöndü” (2005), Zeki Nurçin’in “Cesaretini Bana Bırak ve Git - Bir Kaçışın Öyküsü” (2005), İnci Aral’ın “Taş ve Ten” (2005), Tuna Kiremitçi’nin “Yolda Üç Kişi” (2005), Hasan Dönmez’in “Güneşin Kızı Nunnajina” (2005), Doğan Akhanlı’nın “Madonna’nın Son Hayali” (2005) ve “Babasız Günler” (2009), Demir Özlü’nün “Dalgalar” (2006), Turgay Fişekçi’nin “Hep Yanımda Kal” (2006), Haydar Işıkın “Son Sığınma” (2006), Uğur Erkman’ın “Temmuz’da Ölüm ve Gölgeler” (2008), Atilla Keskin’in “Çiçekler Susunca” (2006) ve “Dostluk” (2008), Kaan Arslanoğlu’nun “Karşı Devrimciler” (2008), romanlarında böyle bir tarihsel dönemi, insanlarını, dünyanın dört bir yanına savruluşlarını, çektikleri acıları, yeni bir topluma uyum sağlama ve hayata tutunma çabalarını bulabilirsiniz.


Bu İçerik 2177 Kez Görüntülendi
03 MAYIS 2009 YAZI LİSTESİ
BİRGÜN KİTAP / MAYIS 2009 ARŞİV
BİRGÜN KİTAP / 2009 ARŞİV