BİRGÜN FORUM
GAZZE VESİLESİYLE KAMUSAL HASSASİYETİMİZ
12:23 18 Mart 2009
12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto

AHMET ALIŞ

Lütfi Fikri, Hürriyetin İlanı olarak da bilinen İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra (1908), “efkârı umumiye” bizde oluşmadığını fakat bunun yerine “hassasiyeti umumiye”nin mevcut olduğunu iddia ediyordu. Bugünün Türkçe’ siyle ‘kamuoyu’ yok bunun yerine ‘kamu hassasiyeti’ var diyordu. Son zamanlarda neredeyse her köşe başında, görsel ve yazılı basında gündemimizi meşgul eden bir sorun var; Filistinlere uygulanan mezalim. Bunlara karşı verilen tepkiler aslında Lütfi Fikri’nin kamusal hassasiyet dediği kolektif duruşun, hassasiyeti umuminin çok güzel örneğidir. Elma ve armudu birbirine karıştırmak çok tehlikeli olsa da, burada bu reaksiyonla ilgili birkaç eleştiri yapmakta fayda vardır. Ortalama her vatandaşın hissettiği, biraz mürekkep yalamış olanların, karşı çıksın, kabul etsin bildiği bir gerçeklik var Türkiye’nin siyasal mayasında. Bu siyasal mayanın içinde kabaca üç öğenin olduğunu iddia edebiliriz. Türklük, Sünni İslam ve Batı. Taha Parla’nın yaptığı sınıflandırmayı kullanırsak; Türk-İslam-NATO sentezi. Buradan başlamamızın nedeni aslında, resmi söylemde vücut bulan farklı mutasyonlara uğramış bu alaşımın aslında topluma da, Gazze karşıtı protestolarda görüleceği gibi, nüfuz ettiğini vurgulamak.
İstanbul’da  İsrail’i protesto amaçlı yapılan mitinglerde atılan sloganlar kabaca, Filistinlilerin Müslüman olduğunu ve İsrail’in Müslümanlara zulüm yaptığını vurgulayarak, Allah’ın birliğinden doğan Filistinli din kardeşleriyle dayanışmayı sağlamak ve İsrail’i kınamak şeklindeydi. Aslında buraya kadar her şey gayet insani ve makul görünse de aslında özellikle Türkiye’de “kamusal hassasiyet”ler açısından bakıldığında bu mesele tıpkı ramazan ayının ilk günü başlayıp, bayram namazıyla biten bir “İslam sosyalizmi” ve paylaşımcılığının, sonra hiç olmamış gibi bitmesine benzemektedir. Yukarıda vurguladığımız üçlü, Türkiye örneğinde oldukça iç içe geçmiş bir vaziyettedir. Yani evrensel olması beklenilen veya iddia edilen din; Türkiye’de milli sınırlar içerisine sıkışmıştır. Benzer şekilde Türklük ve millet kavramı da bu sınırlar dahilinde kurulan başka bir ilişkiyle, ulus-devlet ile yine burada kalmıştır. Son olarak, bu sınırların “bekası uğruna” kurulduğu iddia edilen sınır dışı siyasal ilişkiler de; NATO ve Batı Bloku’yla kurulan ittifak ve hassasiyetleri ben-merkezci olarak kurulmuş ve sürdürülmekte.
Bu açıdan, kamusal hassasiyetin şahlan(dırıl)dığı anlar dışında aslında bizim dışımızdakiler bizi çok da rahatsız etmemektedir. Türk İslamı’nda bu çok fazla görünmektedir. Mesela yukarıdaki üçlüden hangisine karşı ittifak yapılmışsa, zamanın rüzgârına uygun bir şekilde tepkiler doğmaktadır. Örneğin, hiçbir aklıselim “müminin” kabul edemeyeceği bir dostluk ve müttefiklikle dünyanın birçok yerinde “Müslüman” kanı döken Amerika’nın Türkiye’deki varlığına karşı çıkan Sol’a ve diğer akımlara karşı en tuhaf ve şiddetli tepkileri yine 1945’ten bugüne kadar en iyi, Türk-Müslümanlar vermektedir. Bunun yanında, köşe başlarına Tevrat’tan ve diğer metinlerden alıntılar yaparak, tanrının buyruğunun şiddeti ve zulmü kapsamadığı vurgulanmakta, bir de öğretiyle bu yapılanlara karşı çıkarken, ne Ermeniler, ne Kürtler ne de tarih boyunca mezalimlere uğramış başka toplumlar hiç hatırlanmamaktadır... Yapılanlar bir ‘Müslüman kardeşlik fantezisi’ içerisinde okunmakta ve vurgu onun üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bunun en güzel örneği, köşe başlarına asılan, medyada sürekli kullanılan bir retorikle Başbakan Erdoğan’ın Davos’ta yaptığı çıkıştır. Ama bunlar zamana yayılmaktan ziyade sadece anlık parlamalar olarak görülmektedir.
Bu, ayrılmaz üçlümüzün bir tarafını oluşturmaktadır. Diğer açıdan, mesela başka örneklerle ilgili yapılan miting ve gösterilerde bunun tam tersi olarak; Kerkük’ün, Kıbrıs’ın Türk olduğu, Türk’e zulüm yapıldığı gibi Türk kardeşliği fantezisi içerisinde bu sefer üç boyutlu prizmamız başka bir tarafından, Türklük boyutuyla, okunmaktadır. Üçüncü yüzeyini ise NATO’culuk oluşturmaktadır. Bu savunulurken de, diğerlerinde olduğu gibi, birbirinden ayrılmaz bir şekilde, ama birbirini tamamlayan, ihtiyaç olunanın, yani meseleye en iyi uyanın ön plana çıkarılması yıllardır karşılaştığımız bir hikâyedir. Çünkü hem birbirinden ayrılmaz, hem de tuhaf bir şekilde birbirinin karşıtı olan bu alaşımda; birine gelecek zarar hepsine gelmiş olarak kabul edilmekte, bu bağlamda da evrensellik içerisinde gayet egaliteryan bir dil kullanarak “haksızlığa” haktan yana olarak karşı çıkılıyormuş gibi görünmektedirler. Gerçekte ise durum kesinlikle böyle değildir. Örneğin, bu üçlünün en büyük tehlikelerinden biri olarak algılana gelen Sosyalizm ve Komünizm; iktisadi, siyasi ve askeri olarak NATO öğesine zarar verirken; ahlaki olarak da “dinsizlikle” eş anlamda okutulduğundan “İslam”a; self-determinasyon ve benzeri tekçiliğe karşı bir okutmayla “Türklüğe” de zarar vermiş oluyordu. Bu yüzden, birini reddeden kişi, geriye kalanları da kabul etmiş oluyor ve üçlü prizmayı olduğu gibi kabul ediyordu. Bu örnekler uzatılabilir. Ama burada kesip asıl argümanımıza geri dönmekte fayda var.
Yerelin çıkmazını evrensele yönelip, evrenselin çıkmazını da yerele sarılarak çözmeye çalışan ulus-devlet psikolojisi, algı ve imge dünyası sadece Türkiye’ye has bir durum değildir, Türkiye bundan muaf da değildir. Bugün Gazze vesilesiyle yapılan mitingler, kullanılan söylemler ve retorik, insani bir hassasiyet ve kamuoyundan ziyade bu üçlünün kıpırdanmasıyla okunabilir ancak. Gazze’deki olayları haklılaştırmak niyetinde kesinlikle değilim. Yine de vurgulamak gerekir ki, bu Gazze karşıtı rüzgâr, çok yakında, ironik bir şekilde prizmanın başka bir boyutu devreye girdiğinde değişecek ve Gazze’nin karanlığı bu ışıkla aydınlanmış olacak ve aniden unutulup gidecektir! Mesele ne haksızlıklara karşı çıkmak, ne haktan davranmak ne de Gazze’dir. Mesele Türkiye’deki Türk-İslam-Nato sentezinin kamuya yansıtılan hassasiyetinden başka bir şey değildir. Bu rüzgar yön değiştirdiğinde geriye kalan ise, içimizde ve dışımızda yalnız başına kalan Gazze’ler, Kürtler, Ermeniler, Aleviler ve nice haksızlığa uğrayanlar olacaktır. Türkiye’de kahredilmesi gereken o kadar çok şey var ki yer darlığından burada bunları yazmak imkânsız.  Yazıyı, 1960’lı yıllarda Anti-Amerikancılık dalgasının en çok yükseldiği zamanlarda, köylere gidip, köylüye “kahrolsun Amerika” şeklindeki sloganları attıran gençlere (bazılarına göre ne Müslüman, ne Türk ne de NATO’cu olan: anarşist ve teröristler) köylülerden birisinin söylediği bir gerçeklikle son verelim. Neredeyse canlarına okuyan tefeci faizci tayfasına köylüler “çorbacılar” demekteydi. Köylülerden bir tanesi, “İyi, hoş, şu Amerika’nın, emperyalizmin canı cehenneme, anasını… yapayım da, şu çorbacılar da azıcık kahrolsun” biraz diyordu. Aynı şekilde, Gazze’nin politik istismarını yapanların dışında, savaşa, kana, ölüme ve haksızlığa karşı çıktığını söyleyen vicdan sahiplerinin en azından “bizdeki” çorbacılara ve Gazzelere söyleyecek bir lafı veya bunu söyleyenlere karşı bir kulağı olur umarım.


Bu Haber 752 Kez Görüntülendi
MART 2009 BİRGÜN FORUM YAZILARI
BİRGÜN FORUM / 2009 ARŞİV