Ana tema ‘suçluluk’
DEFNE GÜRSOY DEFNE GÜRSOY
Yarışma filmlerinin yarısından fazlasını geride bırakırken, Altın Palmiye dahil, ödüller için aday bulmaya zorlanıyoruz. Bu yılın ortak teması Batı toplumlarındaki suçluluk kavramı üzerinde yoğunlaşınca, tekrarlar, muhafazakârlık, hatta köktendinci söylemler şaşırtıyor

2009’da Cannes’a ilk kez Belli Bir Bakış’a seçilen ‘Köpek Dişi-Kynodontas’ ile gelen Yunanlı Yorgos Lanthimos, aynı yıl bu bölümün büyük ödülünü almış, iki yıl önce ise Resmi Yarışmaya Jüri Özel Ödülü’nü kazanan ‘The Lobster’ ile terfi etmişti. Bu yıl Altın Palmiye yarışına ‘The Killing of a Sacred Dear-Kutsal Geyiğin Katli’ ile dönen Lanthimos, bir kez daha başrolü Colin Farrell’a teslim ediyor. Filmin öyküsü, Farrell’in canlandırdığı başarılı bir kalp cerrahının 16 yaşındaki Martin’le ilginç “arkadaşlığı” ile başlıyor. Lanthimos bizi yarım saat boyunca cinsel sapma, yasak ilişki meyvesi gizli çocuk gibi şüphelerle dolandırıp, ters köşeye yatırıyor. Bu şaşırtmaca süresince de cerrahı, karısını (Nicole Kidman) ve iki çocuğunu yavaş yavaş tanıtıyor. Yönetmenin imzası haline gelen robot gibi oyunculuk tercihi bu filmde de devam ediyor. Zengin ailenin yemek masası etrafındaki konuşmaları, cerrah ve karısının absürd sevişme alışkanlıkları, hepsi görünürde mutlu ailenin içten içe yapaylığını gösteriyor. Lanthimos’a has gerilim öğesi, Martin ile cerrah arasındaki ilişkinin nedenini öğrenmemizle başlıyor.

Alkol sorunu yüzünden yaptığı bir mesleki hata sonucu cerrahımız delikanlının babasının ameliyat masasında ölümüne neden olmuştur. Suçu her ne kadar diğerlerine yüklemeye çalışsa da, cerrahın suçluluk hissi, oğlanın kendinden beklediği korkunç ödeşme planının tuzağına düşmesine neden oluyor.

Lanthimos ne kadar Yunan mitolojisindeki Kyreneia Geyiğinden etkilenmiş, bir türlü kestiremedik. Zira Herakles’in avlayıp elinden kaçırdığı Artemis’in dokunulmaz geyiğini hikâyenin içine oturtmakta zorlandık. ‘Kutsal Geyiğin Katli’ sinematografik ve teknik açıdan yönetmenin bizce en başarılı eseri. Kristal temizliğinde bir işçilik çıkartan Lanthimos’un filmini sinematografik olarak beğenmemek mümkün değil. Ama sevmemek mümkün, zira yönetmen rejiye harcadığı çabanın bir bölümünü senaryoya verseymiş, gerçekten büyük bir film çıkabilirmiş ortaya. Bir başka değişle teknik mükemelliği ararken, hikâyeyi unutmuş. Lanthimos iyi ihtimalle en iyi yönetmen ödülüne aday olabilir.

Godard’ın Hayatı çizgi roman olsa...
Fransa’nın dört yarışma filminden ikincisi, Oscar ödüllü ‘The Artist’in (2011) yönetmeni Michel Hazanavicius’un ‘Le Redoutable’ı (bir Fransız savaş denizaltısının adı olduğundan orijinal haliyle bırakıyoruz, illa ki tercüme etmek gerekirse “Gözü pek” diyebiliriz). Hazanavicius’un Resmi Yarışmaya 2014’te seçilen tahammül fersah ‘The Search’ı (Arayış) ise o yıl en çok yuhalanan filmlerin başına yerleşmişti.

Fransız Yeni Dalgasının efsanevi İsviçrelisi Jean-Luc Godard’ın hayatının bir kesimini anlatan ‘Le Redoutable’, bizce keyifle izleniyor. Yönetmenin Anna Karina’dan sonraki ve kendinden 20 yaş küçük ikinci karısı Anne Wiazemsky ile ilişkisinin çizgi roman tadında bir kesiti. Dönem Paris’teki Mayıs 68 öğrenci olaylarına denk gelince, Hazanavicius banal bir kadın-erkek ilişkisi hikayesi çekmekten kurtulmuş. Godard rolündeki Louis Garrel belki de hayatının en iyi performansını gösteriyor. Bir ihtimal en iyi erkek oyuncu ödülüne aday olabilir. 2012 yılında Anna Wiazemsky’nin “Une année studieuse” (Çalışkan bir sene) adlı otobiyografik kitabından uyarlanan “Le Redoutable”ı biz keyifle izledik, ama Cannes’da resmi yarışmaya alınmasını yadırgadık.