Anayasa fiyaskosu ve İslamcılığın hüzünlü günleri
02.04.2017 09:24 BİRGÜN PAZAR
Bugün İslamcılığın kendi siyasi tarihi içinde Ali Suavi, Namık Kemal, Cemalettin Afgani, Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek vb.lerle biriktirdiği bütün o anayasal söylem ve pratiklerin en dip noktasına dayandığı bir yerde bulunuyoruz

ORHAN GAZİ ERTEKİN
Demokrat Yargı Derneği Eşbaşkanı

AKP’nin yeni anayasa değişikliği tasarısını ciddiyetle tartışabileceğimiz bir siyasal ortam maalesef yok. OHAL’in iktidar dışı politik seçenekleri tamamen gayrimeşru hale getirmesini bir kenara koyalım. Ama asıl olarak Türkiye’deki muhalif siyasal hareketlerin Anayasa, hukuk, yargı ve parlamento vb. gibi meselelerdeki anlayış sorunu oldukça derinlerde. Bu sorunun bir yanını anayasa tartışmasının siyasallaştırılması çabalarının eksikliği oluştururken diğer yanını ise ideolojik ve politik konumların kendi köklerine yerleştirilmesine ilişkin ciddi bir hafızaya sahip olmamamız olarak görebiliriz. Böyle bir cehalet içinde anayasacılık çok garip bir biçimde Türkiye’nin en apolitik tartışma alanı olmaya devam ederken anayasacılık hareketleri üzerinden bir politik tarih denemesine bile sahip olmamamız ise tartışmaların hakkını vermemizi engelliyor. Peki geriye ne kalıyor? Geriye fesih hakkı var mı yok mu gibi saçma sorular, muhtevasız boş laflar, kendi topluluğunu bir arada tutmaya dönük ucuz oyunlar kalıyor. O halde geldiğimiz aşamada hem anayasacılık hareketi hem de güncel anayasa tartışmalarını artık ciddiyetle yapmak şart. Yeni ve adil bir ülke kurmamız için şart. Gerçek bir hukuk, yargı ve parlamento kurmamız için şart. Meseleleri şöyle özetleyelim biz;

AKP’nin Anayasa Tasarısının Şifreleri

Bugün İslamcılığın kendi siyasi tarihi içinde Ali Suavi, Namık Kemal, Cemalettin Afgani, Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek vb.lerle biriktirdiği bütün o anayasal söylem ve pratiklerin en dip noktasına dayandığı bir yerde bulunuyoruz. Bu noktada AKP’nin anayasa tasarısının politik karakterini anlayabilmek için üç temel sorunun cevaplanması gereklidir. Birincisi tasarının Türkiye anayasacılık geleneğinin hangi politik tarafına yerleştirilebileceği sorusudur. Cevap birazdan ayrıntıları ile ortaya koyacağımız üzere otoriter bir anayasacılık pratiğinin en gülünç tezahürlerinden birisi olduğudur. İkinci soru nasıl bir hukuksal muhtevaya sahip olduğu ile ilgilidir. Cevap yine aşağıda açacağımız üzere bu anayasa değişikliği tasarısının gerçekte bir anayasa değişikliği önerisi olmamasıdır. Öneri siyasal egemenliğin hukuksal değil “fiziksel” inşasına ilişkindir. Ve üçüncü soru ise nasıl bir politik karşıtlık temeline yerleştirilebileceğidir. Kısa cevap ise Erdoğan’ın bu anayasa değişikliği tasarısı ile geçmişte olduğunun tersine “düşmanları”na karşı değil “dost”larına karşı savaştığı gerçeğidir.

Anayasacılık Süreçlerinin Temel Dersi

İlk sorudan başlayalım. 1868 yılının Haziran ayında Hürriyet gazetesinin mesul müdürü Reşat bey baş yazısında şöyle diyordu; “…çare adalettir. Adalet ümmeti Osmaniye efradının müsavatı hukukiyle hasıl olur. Müsavatı hukuki ise mutabakatı kamile ile mutabık olan usulü meşveret temin eder.” M.Reşat beyin politik mücadelesinin temel formülasyonu adalet, hukuki eşitlik ve parlamento olarak tezahür ediyordu. Nitekim devam eden elli yıllık politik mücadelenin ana seyri adaletin, hukuki eşitliğin ve parlamentonun inşası üzerine dayanıyordu. Reşat beyin 150 yıl öncesinden yankılanan sözleri hala kulaklarımızda çınlamalıdır! Buna karşılık Türkiye’nin son yüz elli yıllık demokrasi mücadelesinde hukuk, yargı ve parlamento alanlarının birer güç merkezleri olarak inşasına dönük çabalar maalesef zayıf kalmıştır. Osmanlının son döneminden Cumhuriyete ve oradan bugüne gelen siyasal süreçler içinde hukuk, yargı ve parlamentolar birer siyasal denge ve müzakere alanları olmaktan çok birer “kurum” olarak inşa edilmişlerdir. Siyasal çatışma ve çözümlerin merkezi olmak yerine biçimsel bir icap olarak varlık göstermelerinin açıklaması buradadır. Abdülhamid için parlamento, hukuk ve yargı birer ayak bağı idi ve iktidarı saray, hafiye teşkilatı ve ulufe ilişkisi üzerinden elde tuttu. İttihatçılar için de geçerliydi aynı durum. 1921 Anayasası ve Kurucu iktidarı gerçek anlamda bir parlamentonun ilk büyük örneğini oluşturuyordu ve bugün bile parlamento için mücadele etmenin ne kadar önemli ve anlamlı olduğunu gösteren ikna edici bir örnek olarak önümüzde duruyor. 1923 sonrası kurulan parlamento ise 1924 takrir-i sükun kanunu ile önemli ölçüde etkisizleştirildi ve 1940’larla beraber iktidar hizipleri arasındaki çatışmanın parlamentoda yoğunlaştığı 1960 sonrasında politik çatışmanın derin husumetlere dönüştüğü ve ilerleyen yıllarda ise bu husumetleri aşıp yeni bir yol açmaya çalışanlara karşı %10 barajları getirilmeye başlandığı, güç merkezinin Cumhurbaşkanlığı, milli güvenlik kurulu ve Anayasa mahkemesine doğru kaydırıldığı görülmüştür. AKP ise tıpkı Abdülhamid, İttihatçılar ve Cumhuriyet döneminde olduğu üzere önce parlamentonun güçlendirilmesinin peşine düşerek şimdi ise sadece Cumhurbaşkanlığına dayalı bir güç merkezi inşa etmenin peşine düşmüştür. Artık AKP İslamcılık hareketin pratiklerinin de bulunduğu bir demokrasi mücadelesi birikimine karşı savaşmaktadır. Buna karşılık AKP’nin önerisi anayasal düzeyde ve siyasal yönetim teknikleri bağlamında ele alındığında bu çapta bir absürdlüğün geçmişte görülmediğini de söylemek bir görevdir.

Bu Bir Anayasa Önerisi değildir?

Yeni anayasa önerisinin ikinci dersi de şudur: Öneri siyasal egemenliğini sadece fizik olarak var olabildiği yerde kurabileceğini düşünmekte ve bunun peşine düşmektedir. Oysa Cumhurbaşkanını, ya da daha doğru deyişle Erdoğan’ı egemenlik alanının her yerine bölerek siyaseti tesis etme çabası fizik olarak mümkün değildir. Siyasal ve anayasal tarihin klasik dersidir ki Güçlü iktidarlar genellikle anayasal ve yasal değişiklikler peşinde koşmazlar. Çünkü zaten anayasa ve yasaları kendi lehlerine suistimal edebilecekleri bir politik tekel sahibidirler. Eğer sıkça yasal değişiklikler peşine düşüyorsanız bu sizin yönetemediğiniz ve toplumun geniş kesimlerini kendi varlıkları içinde siyasal düzenin içine katamadığınızı gösterir. Böyle bir durumda sadece kendi varlığınızın olduğu yerde güç ve egemenliğinizi sürdürebilirsiniz. Bu çok açıktır ki boşa kürek çekmektir. Anayasal bir anlayış ve olağan bir yönetim tekniğine sahip olmadığınız sürece sürekli tökezlersiniz. Tam da bu nedenle Erdoğan ve AKP’den şimdi geriye kalanlar yürüttükleri anayasal pratiğe ne ad vereceklerini bir türlü bilememekte, bir gün “başkanlık sistemi” olarak çağırırken diğer bir gün “cumhurbaşkanlığı sistemi” getirdiğine yemin edebilir hale gelmektedir. Bir gün “fesih hakkı”ndan bahsederken bir başka gün “fesih hakkını ispatlarlarsa istifa bile ederim” konumuna sıçramakta, bir gün “Amerikan sistemi”nden bahsederken bir başka gün ise “Türk tipi Başkanlık” olarak adlandırmayı mecbur tutmaktadır. Ne yaptığının kendisi de farkında değildir. Dahası Hukuk zaten kendisini bağlamazken artık düşmanlarını bile çağırdığı bir alan değildir.

Erdoğan “Düşman”ları ile değil “Dostları” ile savaşmaktadır!

Ve gelelim 3. derse. Bu anayasa değişikliği tasarısı Erdoğan’ın düşmanına karşı değil dostuna karşı savaşmak için getirilmektedir. Şu artık daha da açık hale gelmiştir; Bu tasarı AKP’den boşanmak için olduğu kadar 15 Temmuz sonrası iyice belirginleşen bir kısım Kemalist, ulusalcı, ülkücü müttefiklerden kurtulmak içindir. Erdoğan’ın bugüne kadar ki tüm anayasal girişimleri “düşman”larına karşı inşa edilmişti. Bir engeli ortadan kaldırmak, karşıt bir hareketi etkisiz kılmak yönündeydi. Buna karşılık bugün tam da dostlarına karşı hazırlandığı için bir türlü kendi tabanını alarma geçiremiyor. Anket sonuçlarını hep kendi lehlerinde açıklamakta bugüne kadar hep hızlı davranan AKP bugün kendi tabanını alarmda tutmak için sınırda olduğu duygusunu tabanına yaymaya çalışıyor ve anket açıklamıyor. Daha ötesi Erdoğan, kendi tabanını kendi yokluğu ile tehdit etmek zorunda kalıyor. Verilen alarm işe yaramadıkça çok zorda olduğunu kanıtlamak için uğraşmakta, CHP, “eski CHP”yi” hatırlatmamakta direndikçe düşmanlarının repliklerini kendisi üretmek zorunda kalmaktadır.

Tüm bunlardan sonra bugün bize düşen ise Reşat beyin 150 yıl önce ilan ettiği adalet, hukuk ve parlamentonun gerçek anlamda tesis edilmesi için mücadele etmek olmalıdır…