Bahar karşılaması
ERCAN KESAL ERCAN KESAL
Bahar ayı Anadolu’da yeniden doğuşun ve dirilişin ayıdır. ‘’Baharla birlikte denizlerin ermişi Hıdrellez, karaların ermişi İlyas’la buluşurmuş. Tam bu sırada, sular akmaz, yel esmezmiş. Ne dilersen o olur ve dileğin mutlaka gerçekleşirmiş.’’

"Zaman bir durumdur, insanın ruhuna can verir ve zamanın dışında anı olmaz’’ der, Tarkovski.

Evet; zaman bir ‘gösterge’ ve ‘geçmiş’, ‘bugün’ dediğimiz şeyin içinde saklı duran bir anılar yumağı. Aynı zamanda gelecekten de kehanetler içeren bir yumak bu. Yaşadığımız her şey ardımızdan yuvarlanıp birikerek ‘şimdi’yi oluşturduğu için geçip gitmiş, kaybedilmiş bir şey de yok aslında.

Geçmiş geri getirilemiyor, ama ’’içinde yaşadığımız zaman ruhlarımıza zaman içinde kazanılmış deneyimler’’ olarak yerleştiği için, yaşadığımız her şey ruhlarımıza siniyor ve biz onu ancak ‘bilincin’ yardımıyla geri çağırabiliyoruz.

Zamanın kendine ait bir şiddeti ve gücü var. Hatırladığımızda bize acı ve keder veren şeyler saklı içinde. Ama, yaralarımızın merhemi de kabuğunun altında ve ne yazık ki Mısri’nin dediği gibi, bizim dermanımız yine derdimizden başkası değil.
Her şeyi hatırlıyoruz belki de, lakin bunun ayırdında değiliz. Kaybolmuş resimler ve olaylar, ancak onların altını sabırla kazıdığımızda geri gelebiliyor.

Benim başıma gelen de bundan başkası değil...

Babam...
Ailemiz uzun yıllar çiftçilik yaptı. Sonra gazozcu oldu babam. Bozkırın ortasında, sıcağa ve çöle inat eder gibi köpüren, ince boyunlu, markasız, cam şişelere doldurulmuş efsunlu içeceklerin köpükleri gibiydi hayalleri; onlarla yaşadı ve öldü.
Babam, enteresan bir adamdı; amcamın tüm eleştirilerine rağmen kasket takıp, takım elbise giyer, yerli halkın gittiği kahvehane yerine daha çok memur ve bürokratların devam ettiği Şehir Kulübüne giderdi. Bir şeyler söylemek için Kulübe uğradığım zamanlarda babamı doktor, hakim ya da öğretmenlerden birinin yanına sandalyesini çekmiş, onları dikkat ve hayranlıkla dinlerken bulurdum.

Babam... Uzun yıllar yatalak olan yaşlı babaannemi kaybettiğimizde, küçük bir çocuk gibi annesinin ayak ucuna oturup, “Ah! anam” diyerek ağlayan babam. 80’li yılların iç savaş günlerinde, yattığım odanın önünde sabaha kadar kederle gezinen babam. Vefatından kısa bir süre önceki sohbetimizde, ‘’Baba sence hayat nedir, neler yaşadın?’’ dediğimde; ‘’Gece yarısı karanlık ve ıssız bir tarladan tek başıma geçmiş gibiyim oğlum’’ diyen babam...

Annem...
Annem, evin adı konulmamış reisiydi ve bunu babama hissettirmeden yapardı. Hiç okula gitmemiş, okuma yazması olmayan, ama tanıdığım en bilge kadın olan annem, ölünceye kadar emeğe, çalışmaya ve hayata iman ederek yaşadı. Defter kapladığım renkli ambalaj kağıtlarının ucunu tükürüğüyle ıslatıp dudağına ruj yapacak kadar kadın, kurban bayramlarında evimizin bahçesinde kurban kesecek kadar da erkekti.

Hayatta iken yaşlı ve parkinsonlu babamla birlikte Avanos’ta yaşıyordu. Modern çağın becerikli ve yasak savuşturucu el aletlerinden cep telefonumla günün olmadık saatlerinde aradığımda annemi, onun salonda babamın yattığı divanın yanından kalkıp üzeri kırlent örtülü eski moda çevirmeli telefonumuza ulaşmak için yürüyüşünü hayal ederek bir süre beklerdim.

‘’Ercan guzum, nasılsın?’’

Bir an şaşırarak durur, acaba ilk alo’yu ben mi söyledim diye düşünürdüm.

‘’Yav anne, böyle her telefonu benden geliyormuş gibi ‘’Ercan’’ diyerek açma, belki başkasıdır, ayıp olur.’’

‘’Yok guzum olur mu öyle şey, senin telefonunu bilmez miyim? Ben senin telefonunun çalışından anlarım, senin telefonunun zili başka türlü çalıyor!

Abim...

12 Eylül’den hemen sonraydı. Başıma neyin geleceğini de bilememenin sıkıntısı ve tedirginliğiyle dolanırken, abim imdadıma yetişti. Bir arkadaşıyla ortak kamyon almışlar, yeni kurulmakta olan Afşin-Elbistan Termik Santraline tuğla taşıyacaklarmış ve bir muavine ihtiyaçları varmış. Hemen atladım tabii ki. Avanos’tan yüklenen tuğlalar Maraş’a götürülecek, oradan Adana’ya geçilip çimento yüklenecek, daha sonra da Nevşehir’e indirilecekti. Sonra yeniden yük telaşı ve yine yolculuk...

Abimin, yol boyu nöbetleşe direksiyona geçtikleri arkadaşı nevi şahsına münhasır birisiydi. İstiap haddinin epey üzerinde yüklenmiş kamyon uzun yollarda ağır aksak giderken, gaz pedalının üzerine ağır bir tuğla koyarak ayağını dinlendiriyor, rastladığımız çeşme başlarında mola verip saçlarını toz deterjanla yıkıyor, çok sıkıldığında ‘’Direksiyonu tut hele!’’ diyerek aniden kamyonun açık penceresinden arka kasanın üzerine çıkıp ortadan kaybolabiliyordu.

Yol kenarındaki kamyoncu lokantaları da başka bir alem! Etler kilo hesabıyla yeniyor, çaylar demlikle ve adam sayısına göre söyleniyordu. Yemeğini yiyip, ağzında kürdanla masadan kalkan her kamyoncu bankonun üzerindeki kocaman kavanoza şekerleme avuçlayan çocuklar gibi elini daldırarak optalidon, gripin kutularını cebine dolduruyordu. Aralarındaki muhabbetin konusu ise hiç değişmiyordu: ‘’Yükü ne zaman yıkacağız, nerden yük saracağız?’’

İlk o zaman fark etmiştim, bizimkilerin kamyonun yükünü boşalttıkları an, yeni yükü nerden bulacaklarını da konuşmaya başladıkları zamandı.

Borges’de yıllar sonra rastladığım bir aforizmayı onlar çok önce keşfetmişlerdi; bir şey bittiğinde yeni bir şeyin başladığını iyi biliyorlardı.

Bahar...
Annem suya, ekmeğe, çiçeğe, yumurtaya, benim kitaplara, bahçedeki domatese... her şeye dua ederdi. Doğan, yaşayan ve ölmekte olan ne varsa çevremizde, her şeye inanır ve bağlanırdı. Hayatta dokunup satın alabileceğim maddi şeylerden daha önemli mevzular olduğunu çok evvel, annemden öğrendim.

Bugünlerde yaşasaydı eğer, her zaman oturduğu divandan yavaşça öne doğru eğilir, bahçeden salona düşen ışığa sevgi ve umutla bakarak hışırtılı ama hep içimde çınlayan sesiyle konuşurdu:

‘’Bak bahar geldi guzum, bu yıl da ölmedik işte!’’

Bahar ‘ölmemek’ti annem için. Yeniden diriliş ve bir kez daha doğuştu.

O da çok iyi biliyordu, bir şey bittiğinde aslında, yeni bir şeyin de başlamış olduğunu.

Bahar ayı Anadolu’da yeniden doğuşun ve dirilişin ayıdır. ‘’Baharla birlikte denizlerin ermişi Hıdrellez, karaların ermişi İlyas’la buluşurmuş. Tam bu sırada, sular akmaz, yel esmezmiş. Ne dilersen o olur ve dileğin mutlaka gerçekleşirmiş.’’ Bu yüzden Hıdrellez sabahı erkenden kalkardı annem. Nehrin kenarına giderek, birazdan yükselecek suların silip götüreceğini düşünmeden oğullarına, yakınlarına ve kendine dileklerde bulunur, kamıştan derme çatma evler, şekiller yapardı. Duaları, aynı coğrafyada binlerce yıl önce yaşamış Hitit kralı Mursilis’in dualarına karışırdı, eminim:

‘’Bakın sizlere, ey tanrılar, ey benim efendilerim,
Sizlere,
Ülkem için,
Ülkemi vebadan kurtarmanız için,
Kefaret kurbanları sunuyorum,
Bu acıları çekip çıkarın yüreğimden benim,
Ruhumdan bu korkuları alın benim...’’

İşte, bahar geldi. Hiç gitmeyecek zannetmeye başladığımız kış da bitti gitti işte.

Güneş artık ihtiyar dünyamızın üzerine yeniden, daha iştahla doğacak ve biz bir kez daha hayatın sarsılmaz ve mutlak akışı içerisinde biteviye aradığımız anlamı baharla buluşturacağız.

Küller ve tozlara sıvanmış gövdelerimiz gümrah bir neşeyle ve bir kez daha haykıracak hayata: ‘’Ben buradayım ve hep olacağım!’’

İnce bir sızıyla taşıdığımız ağıtların sahibi kardeşlerimizin hikayeleri ve toprağa karışan gövdelerindeki deli umut, baharla birlikte yeniden hatırlatacak kendini. Taşların arasına sıkışmış bir çiçeğin inatla gövermesine bakarak onun bizi hiç aldatmadığına dair gizli bir sevinç duyacağız.

Muktedirler soğuk, renksiz ve umutsuz bir dünya öneriyorlar. Geçmişin unutulduğu, anıların hiç bir kıymetinin kalmadığı sevgisiz bir yeryüzü. Tüm mevsimlerin kışa döndüğü böyle bir dünyada kendimizi ve birbirimizi tanımaya gayret etmekten, bahara sarılmaktan başka yolumuz yok. Bizden önce yaşamış olanlarımız ve bizden sonra da yaşayacak çocuklarımız için dünyaya miras bırakacağımız inanç, umut ve vicdanımızdan başka neyimiz var ki?

Şimdi; baharın, ışığın ve suyun aşkıyla ve bir kez daha,

‘’Kimse durduramaz ırmağın zamanını... Biz çok eski ve genç bir halkız. Yaşamayı ve baharı bu yüzden severiz. Doğan her şeye inanırız. Çocuklara, güneşe, bize dersler sunan ay ışığına. Günü kızarmış bir ekmek gibi tazeyken bölüşürüz ve çocuklarımıza ekilmiş toprak kadar gerçek bir gelecek bırakmak istiyoruz!’’

Notlar:
Mursilis’in ‘Veba Duası’
O. Kutlar, ‘Bahar İsyancıdır’
Tarkovski, ‘Mühürlenmiş Zaman’
Y. Kemal, ‘Binboğalar Efsanesi’