Bi’ avuç hayat
12.02.2017 11:37 BİRGÜN PAZAR

EMRAH POLAT

Baraj Mahallesi’ndeki güzelim gecekondumuz yıkılıp Ankara-Karacaören TOKİ konutlarına istif edildiğimiz yıllarda tanımıştım, komşumuz Medine teyzeyi. O zamanlar cevval bi’ kadındı.

Pursaklar’da bi’ sağlık ocağında temizlikçilik ile hastabakıcılık arasında bi’ işte çalışıyordum. Başladığımda Kurban Bayramı’ydı. Sağlık ocağı yara bere içindeki insanlarla doluydu. Doktor, müdahale için sırasını bekleyenleri asistanına işaret parmağıyla bir bir gösteriyordu. “Burada sütürumuz var, boğa boynuzlamış. Burada çivi çıkacak, yavaş çıkaralım ama!” Sonra karşı duvara yaslanmış tek ayak üzerinde bekleyen, diğer ayağını köpek ısırmış kızı gösterdi. “Burda da bi’ kuduzumuz var!” Kızın gözü birdenbire irileşti. N’oluyo lan dedim, nereye düştük böyle? Zamanla alıştım tabii, alışmak zorundasın; nihayetinde geçim derdi. Asgari ücret yetmiyor. Peder dersen, yıllardır ortalıkta yok zaten. Anam evde sac ekmeği yapıp sağa sola satar. Eee, apartman tabii, millet rahatsız… Ekmek yapılırken komşulardan şikâyet gelmesin diye kışın bile pencereleri açardı anam.

Medine teyze, altmışlarında olmasına rağmen dinç bi’ kadındı. Başında yaşmak, etrafa sert sert bakar, bayat ekmek kuyruğunda bekleyen kadınları dahi elindeki sopayla hizaya sokardı.

Şeker hastası bi’ kocası vardı; Rıza amca. Al yanaklı, kamburca, sessiz sakin biriydi. Medine teyze yazları çama-çime gidiyor, biraz biraz para yapıyordu ama yoksulluk diz boyuydu doğrusu. Daha çok kazanabilmek için kendine bi’ yol arıyordu.

Koyu AKP’liydi. Cemil Çiçek, Meclis Başkanı seçildiğinde, “Gidip tebrik edecem hemşerimi,” dedi. “Bakarsın bi’ iş falan…” “Ya etme teyze,” dedik. “Seni görüştürmezler, koskoca Meclis Başkanı!” Şaşkın şaşkın baktı. “Niye ki,” dedi. “O da Yozgatlı, ben de Yozgatlıyım!” Bi’ şey diyemedik tabii.

Boyunun ölçüsünü alıp döndü. “Tatildeymiş,” diyerek konuyu kapattı. “Dönünce bi’ daha gidecem.”

O sıralar Rıza amcanın sol yanına felç indi. Bi’ süre hastanede kaldılar, sonra evlerine postaladılar bunları. Ulan rehabilitasyon falan, yook! Para olmayınca hepsi hikâye kardeşim, tekerlekli sandalye bile vermediler.

Adam doğru dürüst konuşamıyor, yürüyemiyor. Zamanla hayata küstü, yatak öyle bi’ çekti ki bunu, var ya, külçe gibi kendini bıraktı Rıza amca, yatalak oluverdi.

Akülü tekerlekli sandalye dediler, biner dediler, gezer, iyi gelir... Medine teyze, sitede plastik kapak toplamaya başladı. Hanımlar Lokali müdiresinin yardımıyla akülü tekerlekli sandalye almak istiyordu ama olmadı be, o da olmadı.

Geçim derdi bi’ yandan, hasta koca öte yandan, çöplüğe abone oldu mecburen. Plastik ve cam şişe topluyordu, arada “çaktırmadan” karıştırıyordu da çöpleri. Market, gününde ödemediği için veresiyeyi kesince fakirliğin diplerinde gezen bütün insanlar gibi çürükçüye düştü.

İşte o sıralarda sessizleşti Medine teyze. Bi’ tuhaflaştı. Çürükleri, çöpten topladıklarını evine yığdığı söyleniyordu. Evinden yayılan, burun direklerini kırıp ciğerleri alt üst edecek kadar yoğun bi’ koku apartmanı ele geçirmeye başladı zamanla.

Komşular kaç sefer uyardı: “Medine hanım şu çürükleri biriktirmesen, kokuyor yani!” Her seferinde yaşmağını düzelterek başını hızla “olur” anlamında aşağı eğip uzaklaşıyordu ama durumun değiştiği de yoktu.

Sonunda, apartman sakinleri dayanamayıp zabıtaya haber verdi. Zabıtalar zorla dışarı çıkardıklarında “Hayııır!” diye canhıraş bir halde bağırıyordu Medine teyze. Bi’ süre sonra binanın önüne cenaze nakil aracı geldi. Maskeli dört adam, evin her yanını kaplayan çöp yığını arasından battaniyeye sarılı bi’ ceset çıkarıp sedyenin üzerine koyduklarında, cesedin baş kısmındaki battaniye aralandı. Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Çürük et kokusunu solumamaya çalışarak Rıza amcanın suratına baktım: Yanağındaki etler parça parça dökülmeye başlamıştı.