Biz durmadan...
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Sartre, umutsuzluğa kapılmanın neden olduğu sevinçten bahseder, Paul Nizan’ın ‘Aden’ kitabındaki 1960 tarihli yazısında, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir moda hâline gelen umutsuzluktan. Nasıl bir zevktir bu? Her şey için kendilerini özgür hissederler, özgürlükleri, dünyevi zevklere düşkünlüklerinin gerekçesi olur umutsuzluk. Umut etmek, bir sorumluluk yükler çünkü. Âşık olursun, sevişirsin, okursun, kavga edersin, mutlulukları hemen şimdi istersin, ama bütün bunları umutsuzca yaparsın, gerçekte hiçbir şeyin tadına varamazsın, çünkü umutla birlikte erdemler de sona ermiştir; artık hiçbir şeye saygı duymaz, gerçekte kim olduğunu ve neyi niçin yaptığını bilmeden yaşarsın.

Kadıköy’de, evimin civarında canlı müzik yapılan mekânlarda her gece Ahmet Kaya’nın ‘Kum Gibi’ şarkısı söylenirken, özellikle “Şehirlere bombalar yağardı her gece / Biz durmadan sevişirdik” sözlerine neredeyse herkesin kendinden geçercesine eşlik ettiğini ne zaman görsem, aklıma Sartre’ın bu tespiti gelir. Eskiden bu şarkı sözüne başka bir anlam yüklerdim, savaşa ve öldürmeye karşı bir duruş olarak sevişme eylemi gibi düşünürdüm. Bu şarkı için her iki ihtimal de geçerli olabilir. Şarkıyı kötülemek değil niyetim, severek dinliyorum ben de. Ama İstanbul’daki bombalı saldırılar olduğunda da bu şarkıyı dinleyenlerin zevkle kendilerinden geçmelerine tanık olduğumda, acı bir umutsuzlukla sersemlemiştim.

Umutsuzluktan zevk alma, Sartre’ın da altını çizdiği gibi, eninde sonunda sisteme uyumla sona erer; çünkü umutsuzluktan zevk almak bir yanılsamadır, sonuçsuz ve amaçsız. Köktendinci akımların yuvalandığı bir yerdir buradaki varoluşsal boşluk, yavaşça bütün toplumsal bünyeye yayılır faşizmin her türü. Almanya’dan gelen bir sosyologla, IŞİD gibi örgütlere katılan Alman gençlerinin gerekçelerinin neler olabileceğini konuşurken, sadece ekonomik krizlerden bahsediyoruz, ama asıl kriz anlam dünyamızda sonucuna varmıştık. Belki de yanılıyoruz, hem anlam krizi dediğin şey nedir ki? Her şeyin bir gösteriye dönüşmesi mi, tüketim toplumunun neden olduğu tecrit edilmiş bireyler mi, bir yandan salgın hastalıklar ve şiddet sarmalıyla yaşanan çaresizlikler, bir yandan teknolojideki gelişmelerin neden olduğu sınırsızlık ve ölümsüzlük yanılsaması mı? Bütün sınıfların ve kültürlerin kitle kültürü içinde erimesi mi bu anlam krizinin nedeni? Yaratılan sistemin, siyasetle ilişkili gelecek tahayyüllerini sınırlandırması, oy vermeye indirgeyerek gerçekte yok etmesi mi?

Peki umutsuzluktan zevk almanın hiç mi olumlu bir yanı yok? Üniversite öğrencisiyken Rus ve Fransız yazarların romanlarını okumayı daha çok severdim. Rus yazarlar, yoksulluğu pek güzel estetize ederlerdi; Fransız yazarlar da acıdan zevk almanın yollarını gösterirlerdi. Bütün o romanlar, yaşadıklarıma tahammül etmeme ve her şeyden anlam çıkarmama yardımcı olurdu. Yaşadıklarımı anlamlı kılmak, beni güçlendiren bir şeydi ve umutsuzluktan zevk almak, eğer bir anlam yükleyebiliyorsam umutsuzluğu dönüştüren bir şeydi, umudumu daha da sahici kılan.

Rollo May’in ‘Varoluşun Keşfi’nde bahsettiği, sahici olmayı beceremeyip konformist kimliksizliğe sığınmanın neden olduğu o derin suçluluk duygusu, bu çağın ‘kaygı çağı’ diye nitelendirilmesinin temel gerekçesi.

Edebiyat ve sanat, umutsuzluktan zevk almayı öğreten ya da konformist kimliksizliği meşrulaştıran bir yerde mi, ya da nerede? Belki de bunun için ‘deneyim’ üzerine daha çok kafa yormak gerek. Gadamer, deneyimli olmayı, herhangi bir şeyi nihai olarak bilmek olarak tanımlamıştı. Bu tanım, bugün yaşananları ne kadar açıklıyor; nihai bir bilinmezlik ve belirsizlik içinde dolanılıyor olmasının söylem çeşitliliğiyle ilişkisi ne? Martin Jay’in ‘Deneyim Şarkıları’nda uzun uzun bahsettiği, deneyimlerin tarihsel ve siyasi bağlarından koparılmasının yaşanılan anlam kriziyle bir ilişkisi var mı?

Sartre, bir felaketten bahseder, umudun ve umutsuzluğun terk ettiği, içsel boşluklarını tüketerek doldurmaya çalışan, çağa başarıyla uyum sağlamış olsalar da uyumsuzluktan şikâyet ederek ağırlıksız sivrisinekler gibi esen rüzgâra kapılıp kaybolmamak için yere yakın kanat çırpanlardan… “Şehirlere bombalar yağardı her gece”, biz durmadan bu şarkıyı söylerdik, sevişeceğimize…