‘Böyle bir şey olabilir mi’ siyasetiyle nereye kadar?
Fatih Yaşlı Fatih Yaşlı

Bugünlere nasıl geldik, CHP ne yaptı ve ne yapmadı? Hayır, ne 2014 yerel seçimlerindeki “Tatava yapma bas geç” saçmalığına ne de cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki “Ekmek için Ekmeleddin” izansızlığına kadar geriye gideceğim; 7 Haziran’a doğru giden Türkiye’de olan biteni ve 1 Kasım’dan dokunulmazlıklara, oradan da Yenikapı rezaletine uzanan süreci hatırlamak yeterli.


7 Haziran seçimlerine giden sürecin anahtar sözcüğü “400 vekil verin bu iş huzur içinde çözülsün” idi. Henüz “çözüm süreci” bitirilmemiş ama “Artık Kürt sorunu yoktur” denilerek bunun sinyalleri verilmiş, bir yandan da miting meydanlarında Kürtçe Kuran sallanarak Kürtlerden oy istenmişti. Ancak 7 Haziran seçimlerine görece “normal” bir konjonktürde gidilmesi, kutuplaşma ve korkudan beslenen iktidar açısından beklenmedik bir sonuç yaratmıştı. Başkanlık için bir tür ön referandum olan bu seçimden değil başkanlık, tek başına hükümet sonucu dahi çıkmamıştı.

Koalisyon hükümetleriyle parti-devleti rejimi inşa edilemeyeceğine göre, iktidar açısından yapılacak şey belliydi, Saray daha o gün seçim sonuçlarını fiili olarak tanımama ve “tekrar” seçime gitme kararı aldı. O esnada CHP yönetimi AKP ile bir koalisyon hükümeti kurabileceğine ciddi ciddi inanıyor, “istikşafi” görüşmelere koşa koşa, güle oynaya gidiyordu. Haftalarca süren oyalanma sona erdiğinde bunun bir fanteziden ibaret olduğu görülecekti, çünkü o esnada Saray, 1 Kasım seçimleri için oyunu çoktan kurmuştu.

Ancak mesele basitçe bununla sınırlı değildi, ülke 7 Haziran’dan 1 Kasım’a şiddet ve kutuplaşma aracılığıyla götürüldü, toplum şiddet üzerinden dizayn edildi. Suruç Katliamı ve karanlık Ceylanpınar hadisesi ile birlikte “çözüm süreci” resmi olarak bitirildi ve savaş yeniden başladı. Aynı günlerde ABD’yle İncirlik’in IŞİD karşıtı koalisyon tarafından kullanılması anlaşması yapıldı ve Cemaat’e yönelik operasyonlarla birlikte ortaya “yedi düvele karşı savaşan” bir iktidar manzarası çıktı, seçime çok az zaman kala ise Ankara’da 10 Ekim Katliamı gerçekleşti ve yüzden fazla insan yaşamını yitirdi. Tüm bunlar olurken CHP yönetimi aktif bir tutum izlemek yerine “vatan millet Sakarya” katarının arkasına takıldı, yaşanan süreci sorgulamadı, muhalefet yapmadı ve sonuç 1 Kasım seçimleri oldu.

Ortaya çıkan tablo, yasamanın mutlak olarak yürütmenin kontrolü altına gireceğinin ve Meclis’te istenildiği gibi at oynatılacağının bir işaretiydi. Bu süreçte CHP yönetiminden hangi akla hizmet ettiği bilinmez bir şekilde “Dokunulmazlıklar kalksın” çıkışı geldi. Parti-devleti inşa eden bir iktidara karşı muhalefetin elini kolunu bağlayacak ve Meclis’i bütünüyle Saray’ın inisiyatifine bırakacak olan bu siyasetin sonu, HDP’lilerin tutuklanması oldu. O süreçte, “ANAP’lı danışmanlar” ve ruhu itibariyle ANAP’lı olan parti yönetimi, “Dokunulmazlıkları referanduma götürürlerse % 80’le alırlar, referandum sürecinde iç savaş çıkar, ülke bölünür” gibi argümanlarla yaptıkları saçmalığı savunmaya ve bir yandan da “Vekilleri tutuklamaya cesaret edemezler” diyerek kamuoyunu rahatlatmaya çalışıyorlardı.

Dokunulmazlıkların kaldırılmasının hemen ardından 15 Temmuz Darbe Girişimi geldi ve iktidar gerek içeride gerek dışarıda kendini tahkim etmeye ve meşrulaştırmaya çalışırken bu sefer Yenikapı rezilliği yaşandı. İktidarın “Ya bizdensiniz ya darbeci” söylemine koltuk değnekliği yapar ve Cemaatle yıllar boyu sürdürdüğü ortaklığın üzerini örtercesine koşa koşa Yenikapı’ya gidilerek o müsamereye figüran olundu. Hemen sonrasında iktidar kendi ajandasına, yani rejim değişikliği sürecine geri döndü ve Bahçeli eliyle ülke referandum sürecine sokuldu.

Referandum sürecinde iktidarın propagandasını bütünüyle Kılıçdaroğlu düşmanlığı üzerine kurması tuzağına düşülmedi ve bu olumluydu elbette ama o kadar. Sahada çok az vekil gerçek anlamıyla çalıştığı gibi, Kılıçdaroğlu yüksek profilli bir kampanya yürütmekten özenle kaçındı. Dahası, referanduma çok az bir zaman kala, tam da iktidar “fesih yetkisi” tartışması üzerinden ciddi bir şekilde sıkışmışken, akla hayale sığmayacak bir şekilde, “kontrollü darbe”den, “bylockçu vekiller”den, Adil Öksüz’den söz etmeye başladı ama tek bir somut bilgi belge ortaya koymadı. Anayasanın içeriği her konuşulduğunda sıkışan iktidar “eyalet” tartışması gündeme gelene kadar rahatladı, o alanda istediği gibi top çevirdi.

“Hileli seçim”e verilen, daha doğrusu veriliyormuş gibi yapılan tepkiyi ise yazmayacağım bile, toplumun yarısından fazlasının öfkesi ve tepkisi soğuruldu, etkisizleştirildi ve her şey normalmiş gibi, ülkede rejim değişmemiş gibi yapılmaya devam edildi. “Böyle bir şey olabilir mi” sözünde ifadesini bulan ve artık bir dalga konusuna dönüşen muhalefet anlayışının CHP’yi ve ülkeyi getirdiği yer burası oldu. Bundan sonra önemli olan ise CHP yönetiminden çok, CHP tabanının büyük şehirlerde ve Trakya’dan Hatay’a uzanan hatta ne yapacağı ve elbette ki bundan sonra önemli olan, bizim o kitleyle ne yapacağımız, onlara bir alternatif sunup sunamayacağımız.