Bu abluka dağılacak
Ece Temelkuran Ece Temelkuran
Resmi tutanakların hep yanlış yazdığını sanmayın. 25 Ekim 1984'te Burdur
Resmi tutanakların hep yanlış yazdığını sanmayın. 25 Ekim 1984'te Burdur Kapalı Cezaevi’nde idam edilen Hıdır Aslan’ın toprağa verilmesiyle ilgili olarak düzenlenen resmi tutanakta doğrular yer alıyordu. Tunceli’de merasimsiz defnedilmişti Hıdır Aslan. Ailesinden birkaç kişi vardı yalnızca. Böyle yazıyordu resmi tutanak. Bir başkası için burukluk yaratacak bu tablo, Hıdır Aslan’ın tanımlayıcısıydı, sanki. Hıdır, yaşamı gibi sessiz, sakin, mütevazı, gösterişten uzak canından çok sevdiği memleketinin, Dersim’in toprağıyla buluşmuştu. Zaten O’nu ne yıllarca uzak geçirdiği Dersim toprağından kopartmak mümkün olmuştu ne de Dersimlilerin sevgisi O’ndan uzak kalmıştı. Olup biten, çocuklarının memlekete geri dönmesinden ibaretti. O topraklar yıllar boyunca çok acı görmüş, nice evladının kendisiyle buluşmasına tanık olmuştu. Hıdır Aslan’ın köyü Dersim isyanının simgeleştiği yerlerden birisiydi. Hıdır Aslan da, 1970’li yıllarda Türkiye’yi sarıp sarmalayan anti-faşist mücadelenin simgeleri arasındaydı.

1958’de Tunceli Hozat’ta doğdu Hıdır. İlk ve ortaokulda öyle başarılı bir öğrenciydi ki, aile büyükleri, “Buralarda yazık olur çocuğa, gönderin abisinin yanına, okusun büyük adam olsun” dediler. Nitekim öyle oldu. Okumak, büyük adam olmak için Ankara’ya gitti. Hozat’taki büyüklerin temennisi kısa sürede gerçekleşti. Önce Lise Der’li oldu, sonra Devrimci Yolcu. Büyük adam olmuştu işte. Lise yıllarında ilk kez cezaevine düştü, yedi ay tutuklu kaldı. Cezaevi sonrası ‘meslekte terfi’ aldı. Ankara Yenimahalle’de epey geniş bir bölgenin ‘sorumluluğuna’ getirildi.

Ama hiçbir zaman Hozatlı utangaç delikanlı kıvamını bozmadı. Sorumluluğunun altındaki mahallelerden Karakaya’da ağırlıkla Çorumlular oturuyordu. Hıdır’ı görenler, “kim bu garip” demekten kendilerini alamazlardı. Öyle ki, mahalledeki delikanlılardan birisi, Hıdır’ı Çorumlu hemşerisi gibi görüp, Devrimci Yolcu yapmak için epey bir uğraş vermişti. Delikanlı, Hıdır’ı evine götürüyor, çay kahve ikram ediyor, Devrimci Yol’u anlatıyordu. O da sessiz sedasız dinliyordu.

O yıllarda Ankara’nın gecekonduları ateş çemberi gibiydi adeta. Mahalleler sokak sokak bölünmüştü. Şentepe, Uluğbey, Ulaştepe ateşin yakıcı olduğu mahallelerdi. Hıdır Aslan gözükaralığı, ikna yeteneği, bitmeyen enerjisi, dinmeyen yardımlaşma, dayanışma halleri nedeniyle herkesin sevgilisi olmuştu. Hıdır ve arkadaşları gecekondu yapmaları için epey bir arsa dağıtmışlardı halka. O arsalar sonraları müteahhitlere verilmiş, gecekondu sahipleri zengin olmasalar da, bir ev, bir dükkân sahibi olmuşlardı. Şimdi, Hıdır ve arkadaşlarını nasıl anıyorlar acaba? Hatırlamak istemiyor olsalar da o yılları, Hıdır ismini verdikleri çocuklarını da yok sayamazlar ya.

Hıdır Aslan ölümle sonuçlanan bir çatışma nedeniyle aranır konuma düştü. Ankara’da barınma şansı kalmamıştı. İzmir’e zaruri tayin oldu. Ne de olsa İzmir gözden ırak bir yerdi ve diğer Anadolu kentleriyle karşılaştırıldığında faşist örgütlenme yoğun değildi. Hozatlı Hıdır, belki de bir parça rahatlayacak ve epey bir başarılı olduğu kitle çalışmalarına ağırlık verecekti. Ama beklediğinden farklı bir İzmir’le karşılaştı.

BARİKAT SAVAŞLARI
MC hükümeti işbaşındaydı. Tariş’in faşistleştirilmesi, İzmir’in devrimci damarının kesilmesi için düğmeye basılmıştı. Direnişle karşılaşılacağı bilindiği halde Tariş’ten çok sayıda işçi çıkarılmıştı. Yerlerine faşistler alınacaktı. Beklenen oldu. Tariş’in faşistleştirilmesine karşı işçiler direnmeyi seçti. Tariş’te başlayan olaylar kısa sürede tüm İzmir’i sardı. Çatışmalar özellikle Tariş işçilerinin yoğun olarak yaşadığı gecekondu mahallelerine sıçradı. Üniversiteliler işçilerin yanında saf tuttu. Gültepe, Altındağ, Çimentepe semtlerinde büyük çaplı çatışmalar yaşandı.

Hıdır Aslan böyle bir çatışmada yakalandı. Polis Tariş’e ve Çimentepe’ye büyük bir operasyon düzenlemişti. Sırada Gültepe vardı. Hıdır ve arkadaşları olmaları gereken yerde, barikatların arkasındaydılar. Polisin barikatlara yüklenmesiyle kızılca kıyamet koptu. O çatışmada iki polis yaşamını yitirdi. Hıdır’ın barikat savaşını nasıl yönlendirdiği uzun yıllar anlatılacaktı. Hıdır ve arkadaşları çatışma bölgesini terk etme kararı aldı. Grup dağıldı, Hıdır ve dört arkadaşı bir otomobile el koyup bölgeden uzaklaşmak istedi. Söylenenlere bakılırsa, Hıdırlar Boğaziçi’nde, Gürçeşme’de polis ve askerle yeniden çatışıyorlar. Sonra izlerini kaybettiriyorlar. Hıdır, Yeşildere’de bir fabrikaya giriyor, tebdili kıyafet edip, çemberin dışına çıkmak istiyor. Polis fabrikaya geliyor, sorup soruşturuyor oradakileri. Birisi söylüyor Hıdır’ın yabancı olduğunu.

İLYAS KARDEŞİMİZ CANIMIZ BİZİM
Yakalanıyor Hıdır Aslan. İşkencede, İzmir’de cereyan eden tüm çatışmaların intikamı alınıyor adeta. Emniyet faslı bittiğinde kemik yığını gibi bırakılıyor cezaevi kapısına. Şirinyer Cezaevi’ndeki ilk günlerinde emniyeti aratmayacak işkencelerden geçiriliyor. Üç ay kaldığı tecritte ilk 45 gün elleri ayakları ranzaya bağlı tutuluyor. O yıllarda cezaevlerinde İstiklal Marşı, yemek duası işkence için bahane olarak kullanılırdı. Hıdır Aslan, kafasına uymayan hiçbir kuralı uygulamıyor; ne yemek duası okuyor ne de İstiklal Marşı söylüyor. Sabah akşam dayak yiyen Hıdır ve arkadaşlarının cezaevi günlerini ‘ah ile vah ile’ geçirdiği sanılmasın. Tecritler, koğuşlar pür neşeydi. Hatta gardiyanlar hepsinin az biraz çatlak olduğuna bile inanıyordu. Pek çoğu idamla yargılanıyordu. Gardiyanlar haklıydı; idam edilmelerini bekleyenlerin gülüp eğlenmesinin delilik dışında bir açıklamasını yapmak pek de mümkün görünmüyordu. Tanımlanması mümkün olmayan işkence altındaydılar. Ama hiçbir olumsuzluk onların neşesini azaltmıyordu. İlyas Has Maraşlılar gecesi yapınca, Hıdır’a da Dersimliler gecesi düzenlemek düşmüştü. Bir de mizah dergisi çıkarıyorlardı cezaevinde.

Hıdır devrime ve atlara tutkundu. Hep atlara ilişkin öyküler anlatırdı. Devrime ilişkin öykülere sıra geldiğinde ise susardı. Hozat’tan başlayan darağacında sonlanması muhtemel bir hayat, hüzünlü bir devrim öyküsünden başka ne olabilirdi?

Hiçbir şey şaşırtıcı değildi Hıdır için. Başına ne kadar ‘bela’ geldiyse hepsini olağan karşılardı. İnfaz anı gelip çattığında bile o kadar sakindi ki, sanki sık karşılaştığı bir şeyle yüz yüze gelmiş gibiydi. İnfaz için hücresinden alıp götürdüklerine tanık olan bir arkadaşının “Sağdıç ne oluyor?” sorusuna, “Galiba öteki tarafa gidiyorum” diye yanıt vermişti.

Hıdır Aslan infazını beklerken arkadaşı İlyas Has idam edilmişti. İlyas Has’ın ardından koğuş arkadaşları Muzaffer Öztürk bir şiir yazıp bestelemişti. Henüz tamamlanmıştı şarkı. Hıdır ısrarla dinlemek istemişti. Belki de nakarat kısmına bir süre sonra adının ekleneceğini biliyordu. Nitekim İlyas’tan birkaç hafta sonra Hıdır da dillerden düşmeyen şarkıdaki yerini almıştı. “Yıldıramaz bizi hücreleriniz/ Vız gelir celladınız sehpalarınız/ Bak nasıl coşkulu gidenlerimiz/ Eksilmeyiz tükenmeyiz darağacında/ İlyas kardeşimiz canımız bizim/ Hıdır kardeşimiz canımız bizim/ Yaşam dolu sevgi dolu/ Coşku dolu canımız bizim.”

Hıdır, Buca Cezaevi’nde yazdığı şiirde “Bu abluka dağılacak” demişti. Ablukayı dağıtmanın ilk adımının darağacında atılması gerektiğinin farkındaydı. O yüzden çok soğukkanlıydı, cellat istememişti. Asılmadan önce yazdığı son satırlarda “Kısa da olsa onurlu yaşamanın yolunu seçtiğim için mutlu gidiyorum. İyi, güzel şeyler uğruna yaşanıyorsa katlanılamayacak bir şey yoktur” demesinin nedeni buydu. Hıdır Aslan, eğer böyle karşılamasaydı ölümü, yıllar yıllar sonra “Bu abluka dağılacak” dizesi direnişlerin simgesi olur muydu?