Çağdaş Alman oyunları seçkisi üzerine
14.11.2016 13:00 BİRGÜN KİTAP
Çağdaş Alman Oyunları Seçkisi’ndeki dokuz oyunu -sayesinde pek çok Alman oyun metnini okuduğumuz- Sibel Arslan Yeşilay çevirdi. Geçmiş acıtmakta, şimdi incitmekte, iletişim ise mümkün görünmemektedir ama perde açık kalacaktır

SÜREYYA KARACABEY

Her şey ama her şey kırık dökük bir tarihe, içinde sıkışılmış anlara, derin bir mutsuzluğun çeşitli biçimlerine ait diye düşündüm, Mitos Boyut’un yayınladığı Çağdaş Alman Oyunları Seçkisi’ni okuduktan sonra. Kurt Drawert’in trajik tarih deneyimini, parkta yaşayan iki adam aracılığıyla anlattığı Hiçbir Şeyin Tersi’nde, ellerinde sadece Doğu Almanya’dan kalmış hatıralar kalan Harry ve Pıt, gelip onları görünür kılacak televizyoncuyu beklerken, “iki yaşlı tiyatro keçisi gibi yazılıp, çizilmekten” söz eder biri ötekine; beklemeyi bildiklerine göre Gogo ve Didi, idealisttir, oysa onların durumunda, bu parodide hiçin bekleyişinden daha ümitsiz şeyler vardır. Parodi bütün anlamların içeriksizleşmesine yönelir ve tıpkı modern sanatın yaptığı gibi, onların hatıralarını boş bir çerçeveye çevirir, tarihlerini, resimsiz bir resime. Harry John Cage’in Dört Dakika Otuz Üç Saniye’sini dinler, bir sessizliğin bestesini. Onların tarihinden kalan tıpkı bu sessizlik gibidir, ne yapacaklarını bilmedikleri anılarının ıssızlığında duran iki hayalet, varlıklarını teyit etsin diye bekledikleri Bay Meise’ye de inanmazlar aslında, çünkü görüntüler, her şeyi sömürmek içindir.

Matthias Göritz’in Sevgili Bayan Krauss’unda, imzaladığı kira kontratı uyarınca, evi boşaltırken “yepyeni hale” getirmek zorunda kalan bir Adam’ın, kazıdığı duvarların altından çıkan tarihle kendi tarihinin anlatısı vardır. Evin duvarları kazındıkça Nazi geçmişi ortaya serilir, Adam’ın kişisel tarihi de. Yaptığı işin anlamsızlığı yüzünden öfkelenmiş Adam oyun boyunca ev sahibi Bayan Krauss’a seslenir, onunla tartışır. Bayan Krauss, burada tarihin sahibi gibidir, kiracılarının hatıralarını toplayan, onlara el koyan bir zorba. Ama hiçbir şeyden emin olamayız, Adam bir yalancı mıdır, bize doğruyu mu söyler, Bayan Krauss gerçekte kimdir, emin olamayız. Bir evin duvarları kazındıkça ortaya çıkan tarih, bir palimpsest gibi görünür, üst üste yazılmış yazılar okunaksızdır ve hep bir anlamlandırıcıya ihtiyaç vardır, eğer o da doğru yorumluyorsa tabii. Evin duvarlarından kazınan tarih, bir başka oyunda Dresden’de üç defa sahip değiştiren ev aracılığıyla, mekân ve tarih meselesini ele alır, Marius von Mayenburg’un Taş adlı oyununda. Evin hikâyesi acıtıcı aynı zamanda tahrif edilmiş bir tarihin hikâyesidir. Oyun 1993 yılında başlar, 1953 yılında annesiyle birlikte evi terk etmek zorunda kalan kız, şimdi zihni bulanmış ve hâlâ bombardımandan saklanan yaşlı annesiyle ve kendi kızıyla kesin dönüş yapmıştır eski evine. Terk ederken 1945 yılında ölen babanın mektuplarını ve onun Nazilere karşı duruşunun simgesi olan bir kaldırım taşını bahçeye gömmüşler, 1978 yılında da anne-kız kahraman babanın taşını bulmak için eve kısa bir ziyaret yaptıklarında artık Doğu Alman vatandaşlarıdır. Eski evlerinde yaşlı bir adamla torunu oturmaktadır. Evin ilk sahipleri ise bir Yahudi çifttir, ev onlara yardım olunsun diye alınmış, yurtdışına kaçmalarına yardım edilmiştir, torun Hannah’a anlatılan hikâye budur ve o da büyükannesinin ve büyükbabasının yardım ettiği ailenin izini sürerek Amerika’ya gitmek ister, yeni bir hayat kurmak için. Oyun geçmişe dönüşlerle, anı parçalarıyla biçimlenirken geçmişin hikâyesi bütünüyle değişecektir, ev, yok pahasına alınmış, Yahudi aile ihbar edilmiş, kahraman büyükbaba ise 1945 yılında “Heil Hitler” diyerek intihar etmiştir. Tarih burada da yeniden kurulan, bulanmış bir zihnin hatırlayışlarıyla bir araya getirilen bir puzzle gibi kurulmuştur.

Mezbaha Kuğuları, Sarı Çiyan Müziği ve Altın Ejderha ise göçmen sorununu alır odağına. Hakan Savaş Mican’ın yazdığı Mezbaha Kuğuları’nda duvarın dibinde -Kreuzberg’de- yaşayan Türk göçmenlerini anlatır. İki bölge arasında sıkışmış göçmenler ve üç hikâye. İlk hikâye Doğu Berlin’e siyasi mülteci olarak gelen, orada aradığını bulamayan bir Türk kızının, duvar yıkıldıktan sonra Batıda yaşadığı çifte ötelenmeye aittir, hem Doğu Almanya’dan gelmiştir, hem de bir Türk’tür. İkinci hikâyede duvar yıkıldıktan sonra doğulu bir kıza aşık olup evlenen çocuğun hayal kırıklığı vardır. Üçüncüsünde de duvarın yıkılmasıyla pazar olarak doğuyu seçerek zenginleşen ve zenginleştikçe yozlaşan bir karı kocanın hikâyesi vardır. Duvardaki çocukluklara ait anlatılar, hikâyeler aynı oyuncular tarafından oynanır. Bu kaybediş hikâyelerinin çerçevesini ise gazetecinin anlattığı nehirdeki kuğulara karışan, boğulmuş bir çocuk anlatısı çizer, aslında duvar yıkılmadan önce, sınırdaki nehirde boğularak ölmüş iki Türk çocuğunun anısını yankılayacaktır kuğu Jeremy, sınır ihlali korkusundan her iki tarafın da müdahale edemediği için bir çeşit ölümleri seyredilmiş iki göçmen çocuğun adları, oyun kişilerine verilmiştir: Çetin ve Cengaver. Hem anlatı olarak oyunu şiirselleştirirler hem de sınırdaki göçmenlerin tarihsel durumları için bir metafor işlevi taşırlar.

Marianna Salzman’ın yazdığı Sarı Çıyan Müziği de Münih metrosunda yaşlı bir adamı döverek ağır yaralayan iki göçmen gence ait bir gazete haberinden yola çıkar ve gerçek bir şiddet olayının arkeolojisini, yaşadıkları yere tutunamayan, kendini yabancı hisseden üç göçmen arkadaşın perspektifinden anlatır. Türk asıllı Sedat, Yahudi Aron ve Sedat’ın doğacak çocuğunun annesi Alman-Türk asıllı Nurit. Nurit çok gençtir, öğrencidir ama çocuğu aldırmak istemez, Sedat ile Aron yakın arkadaştır ve oyunun yapısı gerçek bir iletişimin vuku bulmadığı bir monolojik konuşmalarla biçimlenir. Bir aidiyetsizlik, mutlu bitemeyecek bir ilişki ve onların sıkışmış hayatında oyun tarafından yargılanmayan, onların perspektifinden anlatılan bir şiddet hikâyesinin arka planı. Roland Schimmelpfennig’in Altın Ejderha’sı ise adını bir uzak-doğu mutfağından alır, kaçak göçmen işçilerin çalıştığı bir restoran ve aynı binada yaşayanların onlarla ilişkisi üzerinden batının doğuyla kurduğu ilişkinin ikiyüzlülüğü sergilenir. Gerçeklikle masalsı olanın iç içe geçtiği oyunda, ağrıyan dişi, doktora gidemediği için mutfaktaki aletlerle çekilen ve kanamadan ölen Asyalının, üzerinde altın ejderha resmi olan bir halıya sarılarak atıldığı nehrin akıntısıyla yurduna dönüşünün anlatısı ve onun aradığı kız kardeşinin aynı apartmanda kapatılmış bir orospu olarak bütün erkeklere sunulmasının hikâyesi ve bütün bunlara tanık ya da ortak olan batılı erkekler ve bir şehrin bütün katmanlarını simgeleyen bina ve onun katları. Altın Ejderha hızlı yemek restoranıdır, bütün olup bitenler yemek siparişlerinin eşliğinde gerçekleşir, hizmet sürer, bu sırada herkesin ortak olduğu bir şiddet genç Asyalı kızın bedeninde devam ederken, kardeş onu bulamadan ölüp gitmiştir.

David Gieselmann’ın Yalancı Dolma’sı ise yaşlı bir kadının sürekli polisi arayarak kendi yaşadığı daireden gelen gürültüyü ihbar etmesi üzerine aynı apartmanda yaşayan genç polis komşusunun onu uyarmak için yaptığı ziyareti anlatır. Polis neye uğrayacağını şaşıracaktır çünkü yaşlı kadın ona hızla değişen şeyler anlatarak, gerçeklikle kurmacayı iç içe geçirecek ve ikisinin de çarptığı şey yalnızlıkları olacaktır. Zekice kurulmuş diyaloglarla yaşlı kadının uydurdukları ile gerçeklik arasındaki sınır iyice silinmeye başlayacak, onu uyarmak için gelen polis, kendini onun kurduğu bir oyunun içinde bulacaktır. Kentteki yalnızlık ve yalıtılmışlıktır odaktaki sorun.
Karagöl’de ise Dea Loher tarafından yazılmıştır. İki çift aynı yerde ikinci kez buluşurlar, Karagöl’de. Johnny ve Else, Cleo ve Eddie’nin yaşadığı eve dört yıl sonra yeniden gelmişlerdir. Ve hep birlikte, diyalogdan çok tekil konuşmaya benzeyen bir konuşma durumuyla dört yıl önce, aynı yerde yaşadıkları geceyi anlatmaya başlarlar. Bu eksiltili, hatırlamanın ve bölük pörçüklüğün diliyle anlattıkları şey, okurda usul usul bir anlam oluşturacaktır. Parçalar bize çok güzel andıkları gecenin felaketini bildirir, birbirleriyle sevgili olan çocukları- Fritz ve Nina’nın intiharlarını. Onların ölümünden sonra ilk defa buluşmuşlar ve hâlâ bu ölümün nedenini anlayamamışlardır. Oyunun şimdisi hatırlama ve geçmişi serimleme üzerinedir, mutsuzluk ve acı üzerlerine bir sis gibi çökmüş dört insan.

Morit Rinke’nin Seviyoruz ve Hiçbir Şey Bilmiyoruz’unda da iki çift vardır. Hannah-Sebastian ile Roman-Magdalena. Farklı şehirlerde yaşayan bu insanlar ev değişim programıyla birbirlerinin evinde kalacaklardır. Bir gecikme yüzünden karşılaşırlar ve olay örgüsü ilişki mutsuzluklarını, hayat karşısındaki farklılıklarını görünür kılar.

Bu dokuz oyun-sayesinde pek çok Alman oyun metnini okuduğumuz- Sibel Arslan Yeşilay tarafından dilimize çevrilmiştir. Geçmiş acıtmakta, şimdi incitmekte, iletişim ise mümkün görünmemektedir ama perde açık kalacaktır.