‘Çapulculuk’ siyasal İslam ve yağmanın panzehiridir
GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN

İçişleri Bakanı 16 Nisan’a referansla “bekle bizi dünya geliyoruz” demiş. Türkiye “dünyanın ilk on devletinden biri” olacakmış. O “ilk on” acaba neyin ilk onudur diye düşünmeden edemiyor insan. Sırf şu son bir haftada yaşadıklarımız bizi hangi “ilk on”a sokar? Ankara’nın orta yerinde plastik mermi yağmuruna tutulan bir KHK mağdurunun sırtındaki izler, Çocuk İstismarıyla Mücadele Derneği’nin Adalet Bakanlığı tarafından yasaklanan Şakran raporu, küresel barış indeksinde kaybedilen puanlar, mayıs ayında tutuklanan sekiz gazeteci, Atatürk’e hakaret eden Yeşilyurt’un jet hızıyla tahliyesi, Cebeci kampüsünü savaş alanına çeviren sağcı ittifak, göz dikilen zeytinlikler ve daha nicesi… Bir utanç vesikası olarak akademisyen vekile çifte maaş kıyağı da cabası. Binlerce akademisyenin KHK ile işinden olduğu bir ülkede duble maaş için seferber olanların haysiyet imtihanından aldıkları notu insafınıza bırakıyorum.

Talan ve İslamcılık

16 Nisan sonrasında yeni bir aşamaya gelmiş olan Saray rejiminin iki somut dayanağı var: sınırsız talanın süreklileşmesi ve İslamcılığın yalnızca devlette değil sokakta da hakimiyet kurması. İlki için KHK ve torba yasa marifetiyle peşi sıra adımlar atılıyor. Meclis’e getirilen “üretim reform tasarısı” yağmayı kolaylaştıran birçok maddeyi içinde barındırıyor. Böyle giderse ne mera kalacak ne temiz bir sahil! Dizginsiz özelleştirme nedeniyle gelecek nesillerin yaşam ümidi heba edilirken, kurumları yandaşlara peşkeş çekenler cezasızlık zırhıyla kuşatılıyor. Kamuyu zarara uğratan bakan ve bürokratları tazminatta kurtaran düzenlemeye pişkince son hali verildi. Öte yandan işverenlerin faturaları hafifletilirken ortaya çıkan açık hepimize paylaştırılacak. “Yeni Türkiye” ihale zenginlerinin türediği, ezilenlerin ise daha çok ezildiği bir ülke!

İkinci meselede de epey aşama kaydetmiş gibi görünüyorlar. Bunu yalnızca AKP seçmeninin yoğun olarak yaşadığı bölgelerle sınırlı düşünmeyin. Seküler yaşam tarzını benimsemiş mahallelere de sızan bir dil ve düşünme biçiminden söz ediyorum. Dinsel ritüelleri cumhuriyetçi-laik pratiklerin önüne koyan çeşitli girişimler belirli bir ‘seviyeye’ geldi. Siyasal İslam’ın hegemonyasını genişletmesini “dine saygı” ve “hoşgörü” kisvesi altında meşrulaştıranlar en az bu faaliyetlerin planlayıcıları kadar saldırının ortağı! O nedenle yemekli vagonların kaldırılmasını olağanlaştırmanın da tramvay yolunda namaz kılma ve durmak mecburiyetinde kalan vatman ‘enstantanesini’ sevimlileştirmenin de vardığı nokta aynı…

Ne CHP ne HDP

İktidar gerçek anlamda ne CHP’den ne de HDP’den çekiniyor; onu asıl korkutan toplumsal dip dalganın kitlesel bir itiraza dönüşmesi. CHP yönetiminin 16 Nisan sonrası çekildiği mevzi iktidar bloku için onu tehdit kategorisinin dışına attı. Zorlayıcı bir rekabet varmışçasına CHP’ye yönelen salvolar gerçek anlamda siyasi bir endişeden ziyade kamuoyunu oyalama taktiğine denk düşüyor. CHP içindeki sol ve demokrat kadroların iktidar kalemşorlarınca bu denli hedef gösterilmesi ise yönetimin ideolojik gel-gitlerinden kaynaklanıyor. Aksi olsaydı örneğin Sezgin Tanrıkulu hakkında böylesine gülünç bir fezleke hazırlanamazdı.

Kürt siyasetinin Saray rejimini zora sokacak politik gücü kalmadı, en azından şimdilik. HDP’deki aktif kadroların tutuklanması değil tek mesele. HDP’nin hangi politik çizgiyi takip edeceği konusunda kafalar karışık. İsimler etrafında dönen tartışma aslında bir stratejik hat ve politik yönelim farklılığına işaret ediyor. 7 Haziran öncesi şartlara yeniden dönmenin imkânsızlığı bir yanda, Suriye denklemine odaklanmanın Türkiye’deki siyaseti adeta rehin alması bir diğer yanda… Bu manzara karşısında 2019 için “demokrasi bloku” önerisinin maddi bir zemini olduğunu söylemek kolay değil.

Saldırı nereden geliyorsa savunma hattı da oraya kurulmalı. Milyonlarca Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı için bu saldırının geldiği kanatlar bellidir. Önemli olan talan ekonomisinin mağdur ettikleriyle Siyasal İslam’ın tehdit ettiklerini tabandan gelen güçlü bir hareketin içinde buluşturabilmektir.

Mevcut rejimin en önemli hedefi kitlesel itiraz alanlarını kuşatmak. Saray’da Gezi nefretinin depreşmesi o nedenle tesadüf değil. Gezi tecrübesinin varlığı ve kendini başka biçimlerde üretme gücü, siyasal İslamcılığın ve yağmacılığın önündeki en güçlü engel. Bu nedenle, yaşam alanlarının yanı başına maden ocakları izni verilen köylülerin isyanını, zeytinliklerine göz dikilenlerin öfkesini, okulunun oldubittiyle imam hatip dönüştürülmesine direnenleri, özetle talancı Siyasal İslam’a karşı dik duran herkesi susturmak, yıldırmak istiyorlar. Fakat ne yapsalar olmuyor; sayıları az ya da çok birileri itiraz ediyor. Taş ocaklarına karşı dava açan Karadenizlilere bakın, tırmıklarıyla yürüyen Kütahyalı kadınlara bakın, dört bir yanda okullarını savunan velilere bakın… Bu ülke yeniden kurulacaksa işte o boyun eğmeyenlerin alınteriyle kurulacak.