‘Cereyanlar’ kitabında yapılan yanlışlar üzerine
15.06.2017 10:32 KÜLTÜR SANAT
Elbette siyasal tarih yazımı bu hareketlerin içinde yer alanların değil, ona dışarıdan bakanların işidir. Ama burada iyi işleyen bir yöntem olmalı ve anlatıcı kendi eforuna ve çevresine bu kadar güvenmemeli

HANDAN KOÇ

Bu yazıyı Tanıl Bora'nın “Cereyanlar” isimli kitabı hakkında sınırlı ve öznel bir eleştiri yapmak üzere yazıyorum. Kitabın ‘80 sonrası feminist hareketten bahis edilen bölümünü birkaç kez dikkatle okudum. Diyebilirim ki ne kendimizi ne fikirlerimizi tanıyabildim. Bunun üzerine en azından birkaç düzeltme yapmayı gerekli gördüm. İtirazlarımı yazarın yayın kurulunda yer aldığı Birikim dergisinin basmasını arzu ettim ama kabul etmediler.
Elbette siyasal tarih yazımı bu hareketlerin içinde yer alanların değil, ona dışarıdan bakanların işidir. Ama burada iyi işleyen bir yöntem olmalı ve anlatıcı kendi eforuna ve çevresine bu kadar güvenmemeli diye düşünüyorum. Bahsettiğim bölümde o kadar çok maddi hata var ki. Böylesine iddialı bir kitabın bu kadar ciddi hatalar içermesinin sebepleri olmalı. Bölümde adı geçen ve yaşayan kişilerle görüşmeden bu tür bir çalışma yapılması bu sebeplerden biri olabilir. Feminizmin en çok başına gelen dost eliyle, hele hele çok bilen dost eliyle yanlış yorumlanmaktır gerçi ama bu rahatlıkla işleyen bir kalem başka cereyanları ele alırken de gerçekler duvarına fena toslamış olabilir diye düşündüm ister istemez.

Kitabın feminizme ayrılan bölümünde, ‘80 sonrası Feminist Uyanış başlığı altında sosyalist-radikal feminizm ayrışmasına yer verilmiş. Şöyle denmiş: “Liberal feminizmden farklı olarak radikal feminizm kimliği ‘sahipsiz’ kalmadı! Politik ve fikri etkinlikleri ile radikal feminist politikayı geliştirmeye talip olan kadınlar çıktı. Stella Ovadia, Ayşe Düzkan ve Handan Koç’un sözcüleri oldukları bu çizgi, Simone de Beauvoir, Valerie Solanas, Shulamith Firestone ve Andrea Dworkin’in eserlerinden beslendi.” Buradaki gibi üç isim ve dört kitapla bir çizgi özetlemek her açıdan hatalı olmuş. Yazının devamında “Radikal feminist fikriyat daha sonra, 1990’ların ikinci yarısında, Christine Delphy’nin eserlerinden etkilendi,” denmiş. Ama o da yanlış olmuş. Hem de çok yanlış.

Delphy’nin eserlerinden sayılan üç isimden çok daha fazla kadın etkilendi ise bunda Stella Ovadia’nın rolü büyüktür, Stella’nın kitaplığına ve hayatına Fransız radikal feministlerin girişi seksen öncesine gider. Bizlerin fikriyatı da Delphy’den ‘90’larda değil, ‘80’lerde etkilendi. Zaten sosyalist feminist düşünce ile devrimci-radikal feministler arasındaki en büyük tartışma kadın emeğinin ev içindeki sömürüsü etrafında olmuştur. Seksenlerde bu tahlile son derece karşı olan sosyalist feministlerin doksanların ikinci yarısından itibaren Delphy’nin tahlillerinden etkilenmeye başladığı söylenebilir. Bu benim düşüncem. Ne ise hiçbirimiz feminist olurken neleri ne zaman okuduk diye Tanıl Bora’ya açıklamak yapma durumunda değiliz. Ama bunlar önemli bir yayınevinden çıkmış kocaman bir kitapta yazılmış ve insanlar tarafından okunuyor. Oysa yazar, üzerine yazdıkları hakkında biraz daha bilgili olmaya çalışsa, Türkiye’de maddeci feminist düşüncenin gelişimini aktarma şansı da olabilirdi. Çok da iyi olurdu. Ama böyle bir şey olmamış.

Beslenme sıfatı çok geniş bir anlama sahip. Yazar beslenmemizin kaynakları olan dört yazar saymış. Açıkça sormak istiyorum. Nereden biliyor? Bence bilmiyor, tahmin etmiş. Ama doğru değil. Hiçbirimiz için doğru değil. Şahsen ben Dworkin’i çok geç ve pek az okumuşumdur. Ama mesela Kate Millett kuşağımdan pek çok kadın gibi beni daha lisede iken saran bir yazar olmuştu. Valerie Solanas’tan herhangi bir zaman, hele o yıllarda beslendim diyemem. Oysa Erica Jong’un Uçuş Korkusu romanından çok gençken nasıl beslendiğimi şimdi bile hatırlıyorum. Konu feminizmse beslenmek kuru bir okumadan fazlasını içeren bir maceradır diye demeden geçemeyeceğim. Ayrıca ‘70’lerin sonunda militan bir devrimci hayat yaşamış olmasam veya sevgili arkadaşım Ayşe’nin (Düzkan) önerdiği Marilyn French’in “Kadınlara Mahsus” romanını okumasam, sevgili Gül (Özlen) arkadaşımla Anja Meulenbelt’in “Utanç Bitti”si üzerine döne döne konuşmasak, Susan Brownmiller’in “Cinsel Zorbalık” kitabını okuyup erkeklere hınçlanmasam ve daha neler neler olmasa, elbette bazı şeyler başka türlü olurdu. Daha önemlisi Vildan ve Figan’la (Erozan) ve daha pek çok kadınla kafamızı Kadın Çevresi'nden içeri soktuğumuzda sene 1984’tü ve buranın kütüphanesinden ulaşılabilen yayınlar çok çeşitliydi. Bu süreçte okuduğumuz yerli yabancı dergiler de var. Burada bizleri etkileyen Off Our Backs ve Trouble and Strife gibi dergilere veya Türkiye’de 1900’lerin başında yapılmış bazı feminist yayınlara ulaşabilmiştik.

Bora, “bazı feminist kimlikler arasından bizim Radikal feminist politika olanını geliştirmeye talip olduğumuzu” söylemiş. Adeta bir katalogdan tercih yapmışız gibi. Neye dayanarak? Tanıl Bora Gülnur’un (Acar Savran) 1985’te yazdığı bir yazıda yer alan bir tasnifi kullanmış. Oysa bu yazı zamanında benim ve pek çok feministin sadece eleştirilecek bir makale olarak ilgisini çekmişti. Çünkü hem Gülnur’un yaptığı tasnif, hem de radikal feminizm tarifi çok problemliydi. Bu yazı çoğumuzu bu tasnife nasıl uymadığımızı ifade etmek zorunda bırakmıştı. Bora, Gülnur’un Yapıt dergisinde yayınlanan makalesinde yaptığı üçlü tasnifle ilgili “liberal feminizm kimliğini benimseyen çıkmadıysa da, bu üçlü tasnif ve liberal feminizm kategorisi, feminist politik analizlerde yerleşikti” diye yazmış. Yerleştirilmeye çalışıldı denilebilir, ama yerleşikti denemez. Merak ediyorum yazarla aynı ülkelerde yaşayıp aynı analizleri mi okuduk. Tavsiyem bu makaleyi bir dönüp okumasıdır.
Ayrıca bir çizgiye talip olmak ne demek? Bir ideolojik marketten ürün mü seçiyoruz? Kimse bir şeye talip olmadı. O yıllarda pek çok kadın hayatını erkeklerden, kafasını erkek egemen ideolojilerden bağımsızlaştırmaya çalıştı. Hep birlikte birbirimize sığınarak feministleştik ve dolayısı ile bir kimlik, bir hareket olabildik. Feministleşme derken birbirimizle konuşup dayanışarak, yakın ve uzağımızdaki muhaliflerimize kafa tutarak yaşanan bir kopuştan söz ediyorum. Karşımızda burjuvazi değil, tek tek erkekler, ailemiz, sevgilimiz, arkadaşımız, yoldaşlarımız kim dikiliyorsa, biz de onların karşısına dikilmekten çekinmedik. Yaygın olarak benimsenen düzen içi ve düzen karşıtı politik teorik metinlerde varoluşsal dertlerimizin yok sayıldığını ya da erkek egemenliğinin onaylandığını görmüştük. Bize ideolojik şiddet uygulanıyor, kadın sorunu bazı tanımlamalar içine sığdırılmaya çalışılıyorsa o kavramsallaştırmaları reddetmeye, kendi izahlarımızı oluşturmaya çalıştık.

Ayşe’den (Düzkan) bir alıntı yapacak olursam: “Mesele hiçbir zaman bazı kadınlara, yazıda adı geçen üçümüze dair değildi. Öncelikle Feminist dergisini çıkartan kolektifte yer alan, daha sonra çeşitli kampanyalarda çalışan birçok kadın fikri ve emeğiyle bu akımın Türkiye’de filizlenmesinde katkıda bulundu.”

Bölümün devamında bazı yorumlar var. Radikal feministler olarak neden Dworkin kaynaklı bir kadın özcülüğümüz var, nasıl seks işçisi kavramını geri çevirmişiz, nasıl “erkek düşmanlığı” ithamını tahrik eden ‘bir meylimiz’ var, bunlar anlatılıyor. O kadar keyfi tanımlamalar ki bunlar. Ayrıca 2001’deki güzellik yarışması basma eyleminin, “radikal feministler olarak öncücü propaganda eylemlerimizden biri” olarak tarif edilmesi de uygun değil. İçinde radikal feministler olunca bir eylem böyle mi tarif edilmeli bilemiyorum.

Kitabın ele aldığım bölümünün giriş cümlesine kişisel itirazımı dillendirmeye çalışarak bu yazıyı bitireceğim. Şöyle denmiş: “12 Eylül sonrası demokratikleşme mücadelesinin en canlı bileşenlerinden biri olan feminist seferberliğin, geleneksel sol muhitlerde, 12 Eylül yozlaşmasının bir parçası olmakla karalanması ironikti”. Bence burada da önemli bir tanımlama sorunu var. Zamanında içinde yer aldığım feminist hareket en geniş anlamı ile kendini hiçbir zaman demokratikleşme mücadelesinin canlı bir bileşeni olarak tanımlamadı, hatta kendi dışında hiçbir şeyin bir bileşeni olmamak yönünde gösterilen gayret sayesinde etkili oldu bana kalırsa. Elbette doğrudan ya da dolaylı olarak rejimin demokratikleşmesine katkıları olmuş olabilir, ama hareket esas olarak manifestosuna da adını veren “kadınların kurtuluşu “perspektifine sahipti. Düşüncem o ki, bugünden geriye bakınca da feminist uyanışımızı “Türkiye’nin demokratikleşmesi” mücadelesi içinde ne açıdan anlamlandırmak gerektiği tartışmaya değer bir problemdir. Öte yandan Bora'nın kitabın girişinde teşekkür ettiği yazarlar ve kendi bakış açısı Türkiye siyasal düşüncesinde en büyük ikilemi demokratlar ve diğerleri olarak görmeye yatkın. İzleyebildiğim kadarı ile öncelikli olarak, bu ikilemi merkeze koyarak analizler geliştiriyorlar. Bu bakış açısı ile ikinci dalga feminist düşüncelerle seksen sonrası sivil-toplumcu hareketler ve yeni-sol düşünceler arasında adeta organik bir yakınlık kurabiliyorlar. Ama bana kalırsa bu da feminizme yararı olmayan ve onu arzu ettikleri bir politik konumda tutmaya çalışan bir ideolojik zorlama ve hiç iyi değil.

Not: Birikim dergisinin yazıyı “çok öznel” olduğu gerekçesi ile yayınlamamış olduğunu belirtmek istiyorum. Öznellik feminist teori açısından mühim bir kavram. Dolayısı ile bu gerekçeyi ayrıca tartışmakta bence fayda olacak.