Çıplak hayat
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

İnadına şarkılar söylemiş, dans etmiş, soğuğa aldırmadan denize koşmuş ve neredeyse yuvarlana yuvarlana kulübemize dönmüştük ki, katliam haberi… Gökyüzü camdanmış gibi parçalanıp üzerimize çökmüştü…

Biraz nefes alıp kendime geldiğimde, sorduğum ilk soru şu oldu: Bu katliamlar, kimlerin işine geliyor? Katliama sevinenlerin çokluğu, katliamın kendisi kadar, belki de daha fazla dehşet vericiydi. IŞİD’in bu topraklarda bir tabanı olduğunu gözler önüne seriyordu.

Terörün en önemli şiddet gerekçesi, “adaletsiz dünya…” Meşru göstermeye yarayacak bir düşünce olmadan şiddet bu denli yaygınlaştırılamaz. Walter Benjamin, “Şiddet Eleştirisi Üzerine” adlı makalesinde şiddetin kökenini araştırır, hukuk, adalet ve ahlakla ilişkisine bakar. Durum sanıldığından da karmaşıktır, doğal hukuktan pozitif hukuka, kutsal kitaplardan militarizme dallanıp budaklanan, herkesin durduğu ya da baktığı yere göre anlam yüklediği bir araç olarak karşımıza çıkar şiddet.

Katliamı düşünürken o makalede en çok dikkatimi çeken kavram, “çıplak hayat” oldu. Benjamin, “İnsan her ne pahasına olursa olsun çıplak hayata indirgenemez” diyordu. Hatta “biricikliği içinde kendi bedensel kişiliğine” de indirgenemez. Eğer indirgenirse, kutsal dışıdır artık ve yaralanabilir. Hayvanlar ve bitkiler, çıplak hayatın içinde oldukları sürece kutsal kabul edilmezler. Hani hayat kutsaldı? Hayatı savunmak, öncelikle “çıplak hayat”ı savunmaktan geçiyor diyemez miyiz öyleyse? O zaman da insanı köleleştiren, çıplak hayatı sermayesi yapan kapitalizm gerçeği çıkıyor karşımıza. Bir insanı aç bırakmakla tehdit etmek de şiddet… Italo Calvino’nun acilen “genel ahlaki devrim” yapılmalı derken kastettiği şey, çıplak hayatı bütünüyle kutsallaştıran bir ahlak, şiirsel adalet…


John Berger, bir “dua”…
Kulübeden çıkmış, geceye ait olan denize ve gökyüzüne bakarak yürürken, yine kimsenin işine yaramayacak hayallere daldığımı düşündüm. Katliamların ardı arkası kesilmezken, yetkili ağızlar devamı gelecek diye uyarıp “korkmayın ama tedbir de alın” derken, şiirsel adalet üzerine düşünmemin bir faydası var mıydı? Her şey daha da kötüye gitmiyor muydu? Militarizm en şatafatlı günlerini yaşıyordu, hayatın kutsallığını savunanlar, geniş kitleler tarafından savunmasız bırakıldıkça. John Berger, “Ve Yüzlerimiz, Kalbim Fotoğraflar Kadar Kısa Ömürlü” adlı kitabında, umudun “karanlığı birden aydınlığa çıkaracak şeyde değil, karanlığın kendisinde” olduğunu yazmıştı. Karanlığa korkmadan bakabilirsek…

Ertesi gün, John Berger’ın ölüm haberini duyduğumda, onun bir köylü arkadaşı olan Tony Goodwin için söylediği sözü tekrarlarken yakaladım kendimi: “John Berger nerede şimdi?” Yazının devamında, “Ölüler canlıların düş ürünüdür” diyordu. Onun bu sözüne itiraz etmek istedim, artık bir düş ürünü olduğuna. Çağımızın en bilge kişisiydi benim gözümde. Neredeyse bütün kitapları hakkında yazmış, derslerimde anlatmış, hiç yüz yüze gelemesek de uzun uzun sohbetler etmiştim kendisiyle. Şimdi yoktu, öldü deniliyordu. Kendi sözüyle, “Çağdaşı olan insanların yaşadığı zaman bağlamında değildi artık.”

Aynı kitapta bir öykü-anlatıcısı olarak ölümle ilişkisini de şöyle tarif ediyordu John Berger: “Öykülerimizi okuyan ya da dinleyenler her şeyi bir mercek ardından görür gibi görür. Bu mercek anlatının gizidir ve her öyküde geçicilikle zaman-dışılık arasında bir yerde yeniden traşlanır. Biz öykü-anlatıcıları Ölümün Yazmanlarıysak, kısacık ölümlü yaşamlarımızı bu mercekleri traşlayarak yaşıyoruz diye böyleyizdir.”

John Berger, “dua”nın kökeni olarak gördüğü, olayların sessizliğini kıran, acı ya da yürek parçalayan yaşantıları dile getiren sözcüklerin duyulabileceği ve duyulduğunda da olayların yargılanacağı umudundan vazgeçmedikçe, yaşayacaktı. John Berger, bir “dua”ydı…