Darbeden yüz yıl önce
NAZIM ALPMAN NAZIM ALPMAN

Türkiye geçtiğimiz hafta sonunu 15 Temmuz 2016 –yapılamamış- askerî darbesinin görkemli anma törenleri altında geçirdi.

Düzenlemecilerin haklarını teslim etmek gerekiyor ki, darbenin anma törenleri, en az gerçeği kadar etkileyiciydi.

O kadar ki, Boğaziçi Köprüsü’nü Şehitler Köprüsü haline getiren bir yıl önceki gelişmeler, birinci yıl kutlamaları –pardon- anmaları kadar gösterişli olamamıştı.

İstanbul’un iki yakasını birbirine bağlayan ilk köprü olan Boğaziçi Köprüsü 1973 Ekimi’nde yapılan açılışında bu kadar büyük bir kitleyi bir araya getirememişti. Bir yıllık kıdeme sahip “15 Temmuz Şehitler Köprüsü” kırk dört yıllık Boğaziçi Köprüsü’nü her bakımdan geride bıraktı.

Özellikle 15 Temmuz 2017 gecesi yapılan anma toplantısı, (düşmanlar açısından) ürpertici bir canlılığa sahipti.

•••

Siyasi partiler seçim kazandıklarında “zaferlerini” kutlamak için liderlerinin bulunduğu binalara, meydanlara taraftarlarını toplarlar, liderleri de kitlesine seslenir, karşılıklı olarak moraller yükselir, iktidara gelen parti sandık zaferini kutlar, parti başkanı ise liderliğini perçinler.

15 Temmuz gecesi bu açıdan, yapılmamış bir seçimin kazanılmış zaferi kadar etkileyici oldu. İktidar partisi taraftarlarıyla gücünü bir kez daha gösterdi.

Kime?

Öncelikle Türkiye’ye, sonra dış dünyaya denildi ki: Bu ülke bizden sorulur!..

Öyle Adalet Yürüyüşü ve Maltepe Mitinglerine bakarak Türkiye üzerine ahkâm kesmeyin.

Demokrasi çoğunluk rejimiydi. Yarıdan bir fazlasını alan isterse karşısındakinin kellesini bile alabilirdi. Yüzde elli bir her şeye muktedir olmak demektir.

Tıpkı iki futbol takımı arasında yapılan karşılaşma gibidir demokrasi… Bir sıfır ile beş sıfır arasında fark yoktu. Önemli olan atı almak ve Üsküdar’ı geçmekti. Yok olmadı. Önemli olan üç puanı almaktı!

15 Temmuz gösteri ve mitingleri en fazla da liderine özgüven konusunda son derece ciddi bir doping etkisi yaptı:

Kitleler onunla beraber olmayı seviyorlar!

Bu sevgi yeter de artar bile…

Yaşadığımız topraklarda “güçlü liderlere” karşı dayanılmaz bir muhabbet beslenmektedir.

Sadece günümüzde böyle değildi. Çok eskiden de böyle olduğunu anlatan pek çok örnek vardır.

Mesela Dergah Yayınlarından 2008 yılında çıkan Maurice Baring’in “İstanbul’dan Mektuplar” adlı ince kitabı böylesi bir eserdir.

Baring, İngitere’da yayımlanan Times ve Morning Post adlı gazetelere İstanbul’dan 1909’da yolladığı mektuplarda aynen şöyle yazıyordu:

“Türkiye devleti şu anda iyi eğitimli, mükemmel bir ordunun desteğini almış eski rejimde de hizmetlerde bulunmuş şahıslardan oluşmuş bir kabine kuran İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin elindedir.

Gidişat hakkında fikrini sorduğumuz bütün Türkler aynı şeyi söylüyorlar: Tek bir şartla iyimser olurum, o da bir diktatörlük kurulursa…

Bir başka Türk ise şöyle diyordu: İnsanların boyun eğeceği kudretli biri gerek bize, vatandaş yıllardır el pençe divan durmaya alışmış, haliyle vazgeçemiyor!”

1909’da İstanbul’un nabzını tutan Maurice Baring böyle yazıyordu.

Güçlü lider ve halk arasındaki sağlam bağlar konusunda ne kadar ilerleme kaydedildi, demokrasinin hangi boyutlarda özümsenebildiği konusunda değişik görüşler var.

•••

Bir hafta önce Adalet Yürüyüşü yapan lider, kitleleri peşinden sürüklemişti. Bir hafta sonra bir başka lider “Sokağa çıkamaz hâle gelirsin!” şeklinde demokratik(!) tepkisini dile getirip, ardından da 15 Temmuz’un bütün pozitif getirilerini tek başına üstlenerek gücünü gösterdi.

İki dönem arasındaki yüz yıllık benzerlik dışında bazı minik farklar da yok değildi. Türkiye 1946’dan itibaren çok partili hayata geçmiş, pek çok güçlü lider sandıklarda un-ufak olup gitmişlerdi.

Halkı korkutarak köşeye sıkıştıracağını sananlar iflas bayraklarını çekmişlerdi. Şair Ataol Behramoğlu’nun umutsuz dönemlerde yazdığı “Türkiye Güzel Yurdum” şiiri gerçeğe dönüşmüştü:


“Türkiye, üzgün yurdum, güzel yurdum
Zinciri altında kımıldayan
Bitecek sanıldığı yerde başlayan!”
Bu şiir yazıldığı yıllarda kim derdi ki 12 Eylül paşaları bir gün yargılanacaklar?
Ama olmuştu.
15 Temmuz Darbesi’nden yüz yıl önce ülkemiz böyleydi.
Gelecek ise Ataol Behramoğlu’nun dizelerinde duruyordu…