Devletin zulmü açlıkla, Tanrı’nın gazabı toklukla
ALİ MURAT İRAT ALİ MURAT İRAT

Yüz binlerce insan KHK’lerle işlerinden edildi. Bu insanlardan ikisi açlık grevinde. Bu insanlar yalnızca işlerinden edilmek için “işlerinden edilmedi”, aynı zamanda açlığa terk edildi. Açlık grevinde yaşanılan açlık, ceza olarak devlet tarafından uygulanan açlığın su yüzüne çıkmasından başka bir şey değil. Açlığa terk edilen bedenlerin, olup biteni sergilemekten öte bir anlamı yok. Ve yapılan açlık grevinin içerdiği tek mesaj, olan biteni, yani var olan açlığı, yani iki bedenin terk edildiği açlığı görünür kılmak hepsi bu.

Devletin zulmü açlıkla, Tanrı’nın gazabı toklukla ortaya çıkıyor. Çocukları üşümesin diye saç kurutma makinesini çalıştırıp, diğer odaya gidip, tavandaki salıncak demirine ip bağlayarak kendini asan 26 yaşındaki Emine Akçay ve çocuklarının açlığıdır Ankara Yüksel Caddesi’ndeki açlık. Açlıklarının, başkalarının tokluğu olmasın diyedir bu canhıraş çaba. Birilerinin tokluğu diğerlerinin açlığı olmasın diyedir atılan çığlık.

Yüz binlerce insan KHK’lerle işlerinden edildi. Darbe teşebbüsüyle ilgisi olmayan binlerce muhalif açlığa ve ölüme terk edildi. “Borçlanmak için çok yoksul”, yok etmek için çok fazla ve fakat her şeyin “farkında” olanların açlığa terk edilmesinden başka yapılacak bir şey kalmamıştı.

Olup biten şey, sistemin kendi bedenini açlığa yatırmış, ölümü “işleri” pahasına göze almış insanları “açlıkla”, onların sosyal medya hesaplarına yiyecek içecek fotoğrafları gönderen insanları “toklukla” karşılıyor olmasıdır.

Modern insanın dramıdır bu. Açlıkla zulmedilen insanlara yiyecek içecek fotoğrafları gönderen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıyla, açlık grevine yatmış Filistinli mahkûmların kaldığı cezaevinin önünde mangal partisi düzenleyen İsraillilerin “vatanı ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün çelikleşmiş ifadesidir” bu. Ulusların ve sınırların aşıldığı insanlık-dışılıktır. Sivas’ın orta yerinde insan eti kokan bir lokantada yıllarca kebap yiyebilmek gibi büyük bir dram, dehşet bir trajedidir bu.

Şimdi ağızları ve midelerine kelepçe vurulmuş iki insan, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça, Avrupa’nın kıyısında, Ortadoğu’nun ortasında, eskilerde kalmış bir cumhuriyetin doğum yerinde açlık grevindeler. Onlar açlık grevine başlamadılar. Onlar kendilerinin açlığa ve ölüme terk edilişinin herhangi bir anında olup biteni görünür kıldılar hepsi bu. Ölüme güzelleme değil yaptıkları, yaşamı onama ve onlara yaşam diye dayatılanın kandırmaca olduğunu haykırma... Ve birilerinin kot pantolonlarının üzerine giydikleri sahte kefenlerden de giymediler, bizzat pantolonlarını, gömleklerini kefen eyleyerek devam ettiler haykırışlarına.

Onlar açlıkla eriyor, devletse tokluğun diyarından onları seyrediyor. “Komşusu açken kendisi tok yatmamak için zengin mahallelerine taşınan” görmezlerin ülkesinden bakıyor. Koca bir devlet, “devletin temel organları ve bunların yapısını, işlevlerini ve yetkilerini, birbirleriyle olan ilişkilerini düzenleyen ve bunların karşısında vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini düzenleyen kurallar bütünüyle” seyrediyor... Olanı, olmakta olanı, öleni ve ölmekte olanı seyrediyor...