Gazeteciyi kim öldürdü?
ÜMİT ALAN ÜMİT ALAN

Başlıktaki soru, Haluk Şahin’in gündemin gürültüsünde sessiz sedasız çıkan romanının adından. “Babıâli’de Cinayet” de kitabın üst başlığı. Gazeteciliğin çöküşünü bir roman kurgusu içinde ve bunca yalın anlatmak gerçekten zor iş. Haluk Şahin, Kahraman Karaman isimli karma bir karakterle bu işin altından zarifçe kalkmış. Gazeteciliğin içinde olmayan bir romancının dışarıdan bakarak anlatacağı bir garabet değil bu zira. Elbette, bir roman bir mesleğin çöküşünü tüm boyutlarıyla tek başına da işleyemez ama Kahraman Karaman karakteri güzel bir yol haritası sunuyor. Zira bugünü tartışmaktan sıra gelmiyor ama belki de en çok şimdi konuşmak gerek; biz tweet olarak atılan ve hatalı olduğu için 55 sn sonra silinen haber başlığından gazeteci tutuklanan ve bunun normal karşılanabildiği ülkeye nasıl geldik? Dahası haksızlığa uğrayıp çaresizliklerinden açlığa yatmış insanlarla vicdansızca dalga geçen (sonra bir de küfür eder gibi özür dileyen) Salih Tuna’ların gazeteciliğine nasıl vardık? Bu işin bir evveliyatı var öyle değil mi? Bu haftaki Köşe Vuruşu yazısında Haluk Şahin’in “Babıâli’de Cinayet” (Kırmızı Kedi Yayınevi - Nisan 2017) romanının izleğinde bugünü dünden anlamaya çalışalım isterim.

Örgütsüzlük

“Ne kadar çok sevgisizlik varmış bu Babıâli’de. Kimse kimseyi sevmiyor (…) tabii biraz da nefret…” Bu sözler romanda gazetecilik ortamını yakından incelemek zorunda kalan meslek dışı bir karaktere ait. Bu sevgisizliğin, kişisel hırsların ve büyük egoların sonucu ne oldu diye soracak olursanız, büyük sermayenin gazeteleri ele geçirirken meslek örgütlenmesini kolayca kırması oldu. Bu köşede yıllardır tekrarladığımız bir gerçek ama faturası ağır. Sermayenin bu kadar kolay ele geçirdiği gazeteciliği, iktidarın ele geçirmesinden doğal bir şey yoktu ve oldu.

Halk bunu istiyor aldatmacası

“Neydi o naif “halkın gerçekleri öğrenme hakkı” fetişizmi? Hangi gerçekler? Hep acıklı şeyleri ön plana çıkaran, hırsızı uğursuzu teşhir eden o çarpıtılmış gerçekler halkın umrunda mıydı?” Bu iç ses, romandaki Kahraman Karaman’a ait. Karaman, patronun çıkarları yüzünden gazetecilik yapmamanın teorisini kendi kafasında güzelce kuruyor. Romanın kurgu zamanı biraz 2000’lerin başı AKP iktidarının ilk yıllarında geçiyor ama Türkiye’de gazetecilik yapmamanın adını başka şeyler koyma ihtiyacı (evet 28 Şubat da dahil) yaygın olarak 90’larda palazlandı. O yılların bakiyesi de AKP’nin iktidara gelişi oldu. Onlar halkı başka türlü tanımlıyorlardı ve o halka reva gördükleri “gazetecilik” (yani koşulsuz biat) sahne aldı.

Romantizm aşağılaması

“Gazetecilik mesleğine yüklediği romantik misyon dolayısıyla onun demode hatta uyumsuz olduğunu öne sürenlerin sayısı son yıllarda artmıştı (…) O romantik misyonun yerini gerçekçi planlar almalıydı.” Romanda Kahraman Karaman karakterinin eski tip bir gazeteciyi tariflerken kullandığı cümleler bunlar. Bugün, bu sözleri daha yüksek perdeden söyleyenler de var. 90’ların ikinci yarısıyla birlikte son romantikler için hızlı bir tasfiye süreci başladı. Onların yerini her şarta uyum sağlayabilenler aldı. Bu uyumlular, AKP iktidarının ilk yıllarında güzel manivela görevi gördüler. Kimisi kaza sonucu yükselttiği aracın altında kaldı, kimisi bu yeni ortama da uyum sağladı.

Birlik mümkün mü?

Gazeteciliğin yeniden ve bağımsız olarak ayağa kalkması mümkün mü? Eski haliyle imkânsız. Hele ki bu korkunç baskı ortamında. Ölüyü diriltmeye çalışmak gibi bir şey olur bu. Ancak yeni medyanın imkânlarını zorlamak ve halkın haber ihtiyacını iyi teşhis etmekle bir çıkış bulunabilir. Bunun için de kişisel hırslardan, kinlerden, kıskançlıklardan azade bir birliğe ihtiyaç var. Ancak sosyal medyadaki ortamı görünce bundan da ümidi kesiyor insan. Nüanslarda bile insanların hemen linç edildiği bir ortamdan söz ediyorum. Şundan eminiz, ortada bir mesleğin, gazeteciliğin cesedi var. Haluk Şahin’in romanındaki güzel metaforla söyleyelim, ceset ve katil aynı kişi. Nüansları, hırsları, küçük hesapları bir kenara bırakıp hep birlikte mücadele etmediğimiz sürece de küllerinden doğmayacak. Bir kahraman beklemeyelim, zira ya kahraman payesi verdiğimiz kişiyi kıskanıp kendimiz linç etmenin yolunu buluruz ya da kahraman sadece kendisini kurtarır.