Gençlik kendi hayatının yazarı olmak istiyor
28.04.2017 09:05 GÜNCEL
Referandum sonuçları incelendiğinde büyük kentlerde yaşayan, eğitimli ve genç insanlar arasında “Hayır” diyenlerin bariz bir şekilde baskın olduğu görülüyor

Prof. Dr. Necmi Erdoğan

Referandum ile ilgili uzun uzadıya bir tartışma yapmak mümkün. Ama ben sadece referandumun ortaya koyduğu ve hemen ertesinde yapılan kimi ampirik araştırmaların da işaret ettiği bir eğilime değinmekle yetineceğim. Bilindiği üzere bu veriler, büyük kentlerde yaşayan, eğitimli ve genç insanlar arasında “Hayır” diyenlerin bariz bir şekilde baskın olduğunu gösteriyor. Bu durumun kısa vadeli tercihler veya yönelimlerin ötesinde alttan alta işleyen, derin toplumsal dinamiklerin yüzeye vurması olduğu kanısındayım. Kendini “milli irade”nin tek ve asli temsilcisi olma iddiasındaki muktedirler ile özdeşleştiren “birinci ulus” ile özgürlüğünü ve hatta yaşam hakkını tehlike altında gören “ikinci ulus” arasındaki bu yarılmanın –sınıf ilişkileri açısından çok karmaşık da olsa– böyle “sosyolojik” bir karakter taşıması üzerinde düşünmeliyiz.

“Tek adam”a karşı “özgürleşme”

Bana göre, Türkiye toplumunun temel dinamiğini belirleyen bir baş çelişki var ki, o da tek adama iradesini teslim etme veya etmiş görünme ile kendini bağımsız ve özgür bir özne olarak kurma ve kolektif aidiyetlere karşı, inançsızlık arasındaki çelişki. Bu çelişkinin rejim ve sahipleri açısından görünümü, temsil ettikleri tebalaştırma veya kullaştırma zihniyetinin özneleşme veya özgürleşme arayışının -Haziran’da ilk açık ifadesini bulan-direnciyle karşılaşmasıdır. “İkinci ulusu” tümüyle etkisizleştirememek ve -vaktiyle liberallere yaptığı gibi- bir çeşit transformizm ile kendi içinde eritememek, AKP rejiminin en zayıf noktasını oluşturuyor. Bunun basit bir başarısızlık değil, böyle bir çaba içine girmeyi reddeden ve tam tersine muhaliflerini kutuplaştırmaktan ve zorla bastırmaktan beslenen bir siyasal stratejinin eseri olduğu malum. Bu demek oluyor ki, hayat bulduğu bu nokta aynı zamanda en zayıf noktası da. Yani bu direncin yönetilebilirliği onun kaderini de belirleyecek. Ancak ilk bakışta “çılgınca” veya “irrasyonel” gibi gelen bu stratejinin işlerliği aynı zamanda muhaliflerin hali ile de doğrudan ilgili.

Günümüzün “suni dengesi”

Rejimin “safra” muamelesine tabi tuttuğu ve referandumun sonuçlarına ilişkin muhalif iyimserliğin de “hazmedilemez ve dolayısıyla yönetilemez” olduğunu düşündüğü bu kesimlerin durumunda söz konusu bu stratejiyi sürdürülebilir kılan vektörler olup olmadığını kurcalamak gerekiyor. Bu bakımdan, toplumsal ve siyasal muhalefetin yaşadığı ve sözünü ettiğim baş çelişkiyle de ilişkisi kurulabilecek bir çelişkiden daha söz etmemiz gerekiyor. Buradaki çelişki ise, AKP rejiminden popüler memnuniyetsizlik ile başka bir hayatın olanaklılığına inançsızlık, diktatörlükten veya savaş tehlikesinden ürkme ile bunları bertaraf etmenin gerektirdiği siyasallık veya militanlık biçimlerine karşı mesafeli duruş, tepki hissedilen toplumsal sorunların kolektif karakterini görme ile siyasal pratikten kaçınma arasında. Günümüzün “suni dengesi” de diyebiliriz buna. Bu çelişki Gezi’de çözülüyor gibi göründü ve fakat sonrasında ağırlığını yeniden hissettirdi. Tabii bu durum neoliberalizmin hegemonik etkisiyle öteden beri yerleşmiş olan sinizm, bireycilik vb şeylerle doğrudan ilgili. Yakın dönemdeki saldırılar, darbe ve ağır baskı ortamının yarattığı korku ve endişe ise bu çelişkiyi iyice derinleştirdi; yakıcı ve yaman bir hale getirdi. Kısacası sorunların kolektif niteliğini umursamama veya bunu teslim etmekle birlikte kendini onların çözümüne adamadan uzak durma bu popüler tepki ve memnuniyetsizliğin aktif bir hale gelmesinin, eski deyişle “kuvveden fiile geçmesinin” önünde ciddi bir engel oluşturuyor. AKP rejiminin izlediği stratejinin, tam da bu engele olan güvene dayandığını ve bu engeli pekiştirme odaklı işlediğini düşünüyorum.

Aidiyet sorunu

genclik-kendi-hayatinin-yazari-olmak-istiyor-279306-1.Parti aidiyetinin zayıflığının, Kürt siyasal hareketi hariç tutulursa, siyasal yelpazenin bütününü karakterize ettiği kanısındayım. Bütün mobilizasyon çabalarına rağmen, AKP’de bile aidiyetin inanç ile düz çıkarcılık veya rant peşinde koşma arasındaki gerilim hattında şekillendiğini görüyoruz. Nitekim Kasım seçimleri öncesinde yayımlanan AKP içi tartışma tutanaklarında, referandumun ortaya koyduğu verilerle uyumlu bir şekilde, örgütün zayıflığından ve üniversite gençliği arasındaki etkisizliğinden yakınılıyordu. Öte yandan, burada bir kişi veya lider kültünden çok bir kült performansı ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Yani sahtelik lidere özgü olduğu kadar, onunla özdeşleşmeye de özgü. Bu konunun ayrıca ele alınması lazım ama şimdilik Adorno’nun faşizm ve otoriter kişilik bağlamında vurguladığı noktayı alıntılamakla yetineyim: “Kendilerini gerçekten onunla özdeşleştirmiyorlar, bu özdeşleşmeyi oynuyorlar, kendi coşkunluklarının performansını yapıyorlar ve böylece liderin performansına katılıyorlar.”

Başka bir örnek verecek olursak, şimdilerde etkili olmasa da, Hizbullah gibi bir örgütte bile –onunla ilgili, yakınlarda yayımlanmış tek çalışmadan anlaşıldığı üzere- örgütle arasına eleştirel bir mesafe koyan insanlara sık rastlanıyor. Öte yandan, Haziran isyanının olanca kitleselliğine rağmen bir siyasal hareket doğurmadığı veya var olan siyasal hareket veya örgütlerin kitleselleşmesine ciddi bir ölçüde yol açmadığı gerçeğini de bu açıdan not etmeliyiz. CHP’nin kitle tabanı açısından da, “düz bağlılığı” bir kenara koyarsak, aktif bir militanlık eksikliği söz konusu görünüyor. Öyle ki, partinin profesyonel olarak istihdam ettiği eğitimli bir genç bile kendini mesai harcadığı partiye uzak hissedebiliyor. Son olarak, yıllar önce bir ekip olarak yaptığımız araştırmada, büyük kısmı genç olan beyaz yakalı işsizler arasında da böyle bir aidiyetsizliğin veya siyasal bağlılıktan uzaklığın tipik durum olduğunu gördüğümüzü ekleyeyim.

Demokratik bilinç ve mücadele birikimi

Bütün bunlardan şöyle bir sonuç çıkarmak mümkün: Türkiye toplumunun bugünkü görünümünün en dramatik yanı, iki kutuptan birinin iradesini tek adama teslim etmeye hazır görünmesi ile diğerini oluşturan kitlenin azımsanamayacak bir kısmının “hükümran bireyler” olarak kimseye tabi olmayı istememesi ve -bırakın iradesinden tek adam için feragat etmeyi- bir örgütlenmeyle özdeşleşmekten ve onun için seferber olmaktan kaçınmasında yatıyor. Başka deyişle, bir kişinin ağzına bakanlarla Haziran’ın gençliğinde olduğu gibi kimseden talimat almadan kendi hayatının yazarı olmak, kendi sözünü söylemek ve kendi sloganını geliştirmek isteyenler arasında çarpıcı bir karşıtlık var. Türkiye’nin geleceğini bu çelişkinin hangi yönde çözüleceği belirleyecek. Her şeye rağmen, modern Türkiye’de oluşan demokratik bilinç ve mücadele birikiminin yarattığı güçlü gelenek kolayca alt edilemeyecek.

*****

Haziran YK Üyesi BURAK YÜCEL: Hayır uzun sürecek

Bugün itibariyle, Türkiye’de tesis edilmeye çalışılan ‘yeni rejim’in bir kişinin ya da etrafındaki dar bir grubun ‘dengesiz, hastalıklı’ ya da ‘takıntılı’ kişilik özelliklerinden değil, bizzat sermayenin önümüzdeki dönemde uygulamak zorunda olduğu ekonomik ve siyasal programdan kaynaklı gündeme geldiğini daha net bir biçimde görmüş durumdayız. “Nasıl bir ekonomik program uygulamak derdindeler ki açık faşizme denk bir rejimi tesis etmek istiyorlar?” sorusunun cevabı artık daha net ve belirgin. Örnek; kıdem tazminatlarının kaldırılması için hızla harekete geçmeleri ve çalışma yaşamını bütünüyle güvencesizleştirmeleri.

genclik-kendi-hayatinin-yazari-olmak-istiyor-279307-1.Maalesef sol zeminde olgular iktisadi bağlamından koparıldığı, gelecek ufku egemenlerin kendi aralarındaki çatlaklardan medet ummaya dek daraldığı oranda çözüm olarak sunulan önermeler de geleceğe dair bir birikim sağlamıyor. Bundan sonraki süreçte olguları, gelişmeleri değerlendirirken ve de karşı adımlar atarken bu perspektife daha çok ihtiyacımız olacağını düşünüyorum.

Gezi’den Hayır’a

Yaklaşık üç aylık süre zarfında halkın birbirinden çok farklı kesimlerinin ‘Hayır’ zemininde birbirini büyüten, birbiriyle rekabet etmeyen bir ortaklaşma yaşadığını gördük. Bu, esasında Gezi’de ortaya çıkan toplamın bugünkü yansımasıydı. Sağ zeminin bir kısmından sosyalist sola dek geniş bir yelpazeye yayılan bu toplam, ‘bitti, söndü’ denilen Gezi fikrinin bugün farklı biçimlerde kendini güncellediğini de gösterdi.

Halkın yarısının “Hayır” dediği bir rejimin rıza üreterek, halkı önümüzdeki dönemin saldırılarına ikna ederek yürüyebilmesi pek olanaklı değil. Gerek kapitalizmin derinleşen krizi ve buna bağlı olarak Suriye özelinde sertleşen paylaşım kavgası gerekse de tekellerin kendi aralarındaki kapışması, çelişkileri keskinleştirecek.

Haziran meclisleri direniş odağı olmalı

Farklı saiklerle de olsa milyonlarca insanın sisteme karşı birikmiş tepkisinin halen canlı olduğunu ve beklentilerini karşılayacak gerçek bir alternatif arayışında olacaklarını görmemiz gerekiyor.

Haziran olarak referandum sürecinde on binlerce insan ile omuz omuza veren Haziran meclislerini gerçek birer direniş odağına dönüştürerek kalıcılaştırmak. “Hayır Daha Bitmedi Mücadeleye Devam” dediğimiz şey tam da budur. Birikimleri, kazanımları somut bir enerjiye dönüştürerek yarına taşıyabilmek. Haziran’ın bu anlamda hem fikri düzeyde hem de pratik olarak bugünün ihtiyaçlarına denk düşen bir örgütlenme anlayışı olduğuna yürekten inanıyorum.

Dayanışma sürmeli

‘Hayır’ çalışması yürüten, ‘Hayır’ı farklı noktalardan doğru büyüten dost odaklarla olan koordinasyonu/dayanışmayı büyütmeliyiz. Bu hem alternatifi birlikte üretme noktasında hem de önümüzdeki günlerde muhalif tüm odaklara ayrım gözetmeksizin yönelecek olan susturma/etkisiz kılma operasyonlarına karşı ciddi bir ihtiyaç haline gelecek.

16 Nisan gecesi AKP-Saray Rejimi’nin YSK marifetiyle ve siyasi karaborsacılığın bildik tüm araçlarıyla sandıktan kendine bir ‘Evet’ çıkarmış olması, milyonlar nezdinde ona meşruiyet sağlamıyor.

*****

Halkevleri Genel Başkanı Oya Ersoy: Diktatörlüğe karşı direnişin toplumsal tabanı düne göre genişlemiştir

»Hayır cephesinin başarısını nasıl okumalıyız? Bu çalışmayı dinamik kılan temel unsurlar nelerdir?

OHAL koşullarında; “Hayır” diyenlerin sesinin baskı, tehdit ve sansür ile kısılmaya çalışıldığı, “Hayır” diyenlerin vatan haini, terörist, FETÖ’cü ilan edildiği, devletin tüm olanaklarının “Evet” için seferber edildiği bir referandum süreci yaşadık. Devlet “Evet” dedi, Halk kendi olanaklarıyla, kendi gücüyle bir “Hayır seferberliği” yaratarak “Hayır”ı örgütledi.

Bu başarının iki temel dinamiğinden söz edebiliriz: Aşağıdan ve sokağa dayalı inisiyatiflerin gelişmesi. Değişik adlarla da olsa hayır meclisleri hızla yaygınlaşarak sokağa çıktı. İstanbul’un Fatih’inde de Trabzon’un köylerinde de çalışmalar yürüttüler. Sonuç olarak halk, Haziran isyanındaki kitle seferberliğini, forumlarda ilk adımları atılan doğrudan demokrasi ve öz örgütlenme deneyimini, farklı adlar altında kurduğu Hayır Meclisleri ile demokrasi mücadelesine taşıdı.

»Çok farklı 'Hayır’lar olmasına rağmen ortak talepler de öne çıktı. En birleştirici olan hangileriydi?

genclik-kendi-hayatinin-yazari-olmak-istiyor-279308-1.Ortak hedef ‘Tek Adama Hayır’ oldu. İçerikleri farklı doldurulsa da “Hayır” diyenler en temelde tek adam rejimine karşı demokrasi talebini dile getiriyordu. "Hayır", nispi demokrasinin araçlarının tümüyle ortadan kaldırılmasına bir itirazdı. Demokrasi, başka bir ifade ile kitlelerin, çeşitli kesimlerin siyasete katılma mekanizmalarının varlığı ve işlerliğini ifade ediyor. Bu nedenle sıkça kadınlar, işçiler, Kürtler, Aleviler, aydınlar, gençler, laik kesimler sorunlarını ve taleplerini dile getirerek, Anayasa paketinin bunları çözmek derdine sahip olmadığını vurguladılar.

»Referandum sonrası 'Hayır'ı büyütmek için izlenecek yol ne olmalı?

Eşitsiz bir kampanya süreci, ardından hileli bir oylama ve baskı altına alınmış bir YSK-yargı süreciyle ‘Evet’ kıl payı öne geçirilebildi. Çok doğal olarak geniş halk kesimlerinde gayri meşruluk tartışması ve ilk geceden başlayarak protesto eylemleri başladı. İktidar şimdi gayri meşruluğu meşru hale dönüştürmeye çalışmaktadır. 'Hayır'ı oluşturan kesimlerin önündeki ilk görev bu oylamanın gayri meşru niteliğini tüm halk nezdinde tescilini sağlamak olmalıdır. İptale gidecek veya işlemez hale getirecek süreç bunun üzerine inşa edilebilir.

Şaibeli bir YSK, şaibeli bir seçim süreci, şaibeli sonuçlarla alınmış yüzde 50 ile yeni bir rejim kurulamaz. Diktatörlüğe karşı direnişin toplumsal tabanı düne göre genişlemiştir. Önümüzdeki görev diktatörlüğe karşı mücadelede siyasal mücadelenin toplumsallaştırılması, toplumsal mücadelenin ise siyasallaştırılmasıdır.

Muhalefet kesimleri, parlamentonun işlevsizleştiği bu süreçte, aşağıdan kuracağı meclislerle toplumun tüm kesimlerinin haklarını ve demokratik taleplerini savunmayı hedeflemelidir. Mevcut siyasal partiler ‘Hayır’ potansiyelini kapsayabilecek ne politikaya ne de kapasiteye sahiptir. 'Hayır' için bir araya gelenlerin oluşturduğu mücadele zeminlerini Tek Adam’a karşı demokrasi mücadelesinin en geniş zemini haline getirmek, diktatörlüğe karşı yeni bir direniş hattı yaratmak hem bir ihtiyaç hem de bir zorunluluktur.

*****

Hazırlayan:

YAŞAR AYDIN
[email protected]
@yasaraydinnn