Giden gelmiyor geri
SEVİN OKYAY SEVİN OKYAY
Geçen hafta Elsa Martinelli başka diyarlara gitmişti. Dün akşam ise Marti Landau ve George Romero’nun onu izlediklerini öğrendik

Ya insanlar bu dünyayı yeni bir takvime uyarak daha hızlı terk etmeye başladı ya da sosyal medyada bütün bu ölümler paylaşıldığı için bize öyle geliyor. Geçen hafta gençliğimin en zarif, ince, esmer olduğu için daha da muhabbetle yaklaştığım genç aktrislerinden, yedi yaş farkla ablam Elsa Martinelli başka diyarlara gitmişti. Dün akşam ise Marti Landau ve George Romero’nun onu izlediklerini öğrendik.

Korku sinemasında zombili filmlerin öncüsü George Romero’nun, bu sinemayla ilgili herkesin kalbinde özel bir yeri vardır. Şahsen onun adını sinema tarihine yazan 'Yaşayan Ölülerin Gecesi' ve devam filmlerinden pek hazetmesem de hakkını hep kabul etmişimdir.Örneğin 'Knightriders'ı da çok sevmiştim. Gözde aktörlerimden, akademilerce oyunculuğu onaylanmayan Ed Harris’in de onunla ilk çalışmasıydı. Sonra muhabbet baki kaldı ama üstat bir daha bu havayı bulamadı.

George Romero, hep bağımsız olmak istemiştir. Dostlarıyla kattıkları paralarla çevirdikleri 1968 yapımı 'The Night of the Living Dead/Yaşayan Ölülerin Gecesi'nden on yıl sonraki 'Dawn of the Dead / Ölülerin Şafağı'nın ardından gelen, yarı otobiyografik bir filmdi. Kendini hâkimi olduğu ve mutlu hissettiği bir setti. Eşi Christine Forrest kadrodaydı, Ed Harris’le ve aktör/makyaj ustası Tom Savini ile ilk kez çalışıyordu. Aşkla çektiği, korku filmi olmayan bir filmdi. Ed Harris, “37 yıl oldu” diyor. “Sohbeti bol, içki ve sigaraya bayılan, çok güzel bir adam. Onu özleyeceğim. Harika bir yazardı, film olmamış çok iyi senaryoları vardır. Bu yüzden piyasadan bezmişti zaten.”

Öldüğünde yanında bir film setinde tanıştığı üçüncü eşi Christine ile kızı Tina vardı. Akciğer kanseriyle kısa ama zorlu bir mücadeleden mağlup çıkan Romero, en sevdiği filmlerden 'The Quiet Man'in miziğini dinlerken öldüğünde 77 yaşında ve sükün içindeydi. Filmleri yaşayacak!

'Mission Impossible/Görevimiz Tehlike'nin Rollin Hand’i olarak tanıdığımız Martin Landau, herkesin sevdiği, takdir ettiği tiyatro kökenli bir oyuncuydu. Sinema ve TV’de de güvenilir biri olarak profesyonelliğini kanıtlamıştı. Ama oyunculuğunun hakkını ancak sonraki yıllarda alabildi. New York’taki ilk açlık günlerinin arkadaşı olan James Dean’le ne farklı kaderleri varmış. Biri erkenden şöhret olup çabucak gitti, diğeri şöhrete geç kavuştu ama tadını çıkardı. Bunu da gücünü teslim eden üç yönetmene borçlu: Francis Ford Coppola, Tim Burton ve Woody Allen.

Landau çok sayıda hayrana 'Missian: Impossible'ın yanı sıra 'Space: 1999' ile ulaştı. Her ikisinde de eşi Barbara Bain ile oynuyordu. Sonra Coppola’nın filmi 'Tucker: The Man and His Dream (1988)' geldi. İkinci kez Oscar’a aday gösterildiği Woody Allen filmi 'Crimes and Misdemeanors / Suçlar ve Kabahatler'deki (1989) oyunu ise gerçekten ürkütücüdür. Karakteri Judas Rosenthal’in çektiği Dostoyevski’ye lâ yık acı, izleyicileri derinden etkiler. Hem de bir Allen filminde... Üçüncü Oscar adaylığında heykelciği aldı. Burton’ın filmi 'Ed Wood'da, korku sineması ikonu Béla Lugosi’yi oynuyordu. Bu sefer ödülü kaçırmadı.

Pek çok İngilizce filmde oynamış İtalyan aktris ve model Elsa Martinelli’yi Kirk Douglas keşfetmişti. Resmini bir derginin kapağında görmüş. Onu 'Indian Fighter'da (1955) oynattı ve yolunu açtı. Son İngilizce filmi ise John Candy, James Belushi ve Cybill Shepherd’ın oynadıkları 'Once Upon a Crime'dı. İtalyan sinemasının Hollywood’a Sophia Lorn, Gina Lollobrigida ve Claudia Cardinale’yi ihraç ettiği dönemde, “seksapeli olan bir Audrey Hepburn” diye tanımlanmıştı. Mario Monicelli’nin 'Donatella'sıyla (1956) Berlin’de ödül aldı. Hollywood’da en çok ilgi gören filmi ise 'Hatari'ydi.

Aynı zamanda bir sosyete mensubuydu desek yanılmayız. Arkadaşları arasında Maria Callas, Arisole Onassis ve Jackie Kennedy de vardı (Evet, kesinlikle ailevi bir durum). 1957’de evlendiği Kont Franco Mancinelli Scotti di San Vito’dan boşanmak için çok uğraştı. Sonra da 1968’de Paris Match fotoğrafçısı Willy Rizzo ile evlendi. Onu güzel ve yetenekli, elf gibi esmer bir İtalyan kızı olarak hatırlamayı tercih ediyoruz.