Güzel yenildik
ÖZLEM KÜÇÜK ÖZLEM KÜÇÜK

Futbol kalabalık oyundur. Sahadakiyle, hakemlerle, yedek kulübesindekilerle, tribündekilerle… Zaten nihayetinde takım oyunu. 11 adam tek bir amaç için ter döküyor. Belki de futbolcunun yapayalnız hissettiği tek an var : Penaltı.

Penaltı anlarında genellikle kalecilerin baskı altında olduğu sanılsa da gerçek tam aksidir. Nihayetinde kaleci bir taraf seçip kurtarışını yapar. Taraftar dahil herkes penaltının kurtarılma ihtimalinin düşük olduğunun farkındadır ve kurtarılamayan penaltı kaleciyi günah keçisi yapmaz. Asıl ipin ucunda olan topa vurandır. O kadar kısa mesafeden, o hızla topu ağlarla buluşturamamak mutlak başarısızlıktır. Bu nednele penaltı fikrinin bir kaleciden çıkmış olması pek de şaşrıtmamalı belki de.


1800’lü yılların sonunda ceza sahası içinde futbolcuların yaptıkları fauller İrlandalı kaleci William Mc Crum’ın canına tak etmiş olacak ki ceza uygulanmasını teklif ediyor. Kaleye doğru giden rakipleri faulle engellemek en kolay yöntem olduğundan ilk başta pek kabul görmese de zaman içinde oyunun parçası haline geliyor. Elle oynama ile başlayan “kusurlar” dokuz derken on oluyor.

Her futbolcunun bir penaltı stili var. Penaltı deyince herkesin gözünün önüne bambaşka manzaralar geliyor eminim. 70’leri net hatırlayanlar Panenka Penaltısı’nı söyleyecek belki. Çekoslavak futbolcu Antonin Panelka’nın 1976 Avrupa Şampiyonası finalinde ünlü Alman kaleci Maier’in karizmasını çizdiği o anlar. “Kaleciye ters köşe yapabilecek mi?” derken topu kalecinin üzerinden aşırtıp ağlara bırakması… Bazıları Roberto Baggio diyecektir. 1994 Dünya Kupası, dakika 88. Finalde Brezilya karşısındaki İtalya adına topun arkasına geçen ve topu dışarı yollayan Baggio. O ki Platini’nin “O ne 10 ne de 9 numaraydı. O 9,5 numaraydı” dediği adam. O an topu dışarı yolladı ve kendi deyimiyle sonraki dört yıl her gün o penaltıyı kaçırmaya devam etti.

Bir de temdit penaltıları var. Artık maçı finalize etmek için. Normal penaltıdadan daha yalnız. Etrafında kimse yok, teksin. Top kaleciden dönerse tamamlayamazsın. Ya gol ya değil. Ya atarsın ya kaçırısın. Galatasaraylı olanlar UEFA Finali penaltılarını hatırlar. Ergün Penbe, Hakan Şükür, Ümit Davala ve final vuruşunu yapan Popescu’yu. Belki de tam tersi, vuruşu üst direkten dönen Vieria’yı. Sonu iyi biten ama kalpleri durduran anlar…

Perşembe akşamı da Olympic Lyon karşısında temdit penaltılarına kalan maç da aynı duyguyu verdi desem yalan olmaz. Muhteşem bir tribün atmosferi, durmayan ıslıklar, ciğerler patlarcasına edilen tezahüratlar, kazanma hırsıyla oynayan futbolcular… Sonuçta olmadı evet ama eminim benim gibi bir sürü insan kulağa klişe gelen “yenildik ama ezilmedik” duygusunu yaşadı. “Yenildik ama güzel yenildik.” dedi. Tribüne gidenler keyif aldı, futbola doyarak çıktı tribünden.

Temdit penaltısı garip bir duygu. Aynı, vuruşu yapan oyuncu gibi o an yalnız hissediyor. Her şey duruyor. Bildiğin dualar, güvendiğin totemler ve sen. Hem çok yenilmiş hem hiç yenilmemiş hissediyor insan.