Haftanın Öyküsü: Bir şekerleme ister misin Massi?
08.01.2017 11:19 BİRGÜN PAZAR
Her şeyi başlatan o ağustos gününü hatırladığımda aklıma gelenler bütünüyle klişe. En iyi bildiğim şekilde yazayım. Dilediğiniz yerden kırparsınız notumu. Üzerine kırmızı kalemle not almazsanız gücenirim. Başlıyorum

TUĞBA ALAYBEYOĞLU

“Klişelerden uzak durun. Güneş, tepede parlayan bir tepsiye benzemesin,” diyorsunuz Profesör. Kürsüden inip aramızda dolaşıyorsunuz. Sırtınızda yaz kış üzerinizden çıkarmadığınız ceket. Ayakkabılarınızın kösele tabanı, kararlı ve sert adımlarla dövüyor amfinin taş zeminini. Omuzlarımızın üzerinden kâğıtlarımızı okuyor, yüzünüzü buruşturuyor, kaşlarınızı kaldırıyorsunuz. Bunu özellikle yapıyorsunuz, biliyorum. İlk nasihatiniz: “Sizi izleyen gözlerden kurtulun, oto sansürü yenin.” Açıkça meydan okuyorsunuz. Bu haliniz babamı andırıyor profesör, korkuyorum, yazamıyorum. Babam ve siz, bir bütünsünüz artık. Üzerime yürüyorsunuz. Merdivenlerden yukarı odama kaçmaya çalışıyorum. Ayağım takılıyor. Düşeyazıyorum. Annem hemen ardınızda. Saçları fönlü, üzerinde ten rengi elbise. Elini uzatıyor, durdurmak istiyor. Öyle saydam ki, görülmüyor. İnce dudaklarından dökülen sesler duyuluyor yalnızca.

“Bir şekerleme ister misin Massi?”
Sınav başlayalı tam yirmi üç dakika oldu, profesör. Önümdeki kâğıt boş. İlham perimi bekliyorum. Zihnimde birbirinden alakasız pek çok kelime uçuşuyor, tüy gibi, bulut gibi, dondurma gibi. Nereden başlayacağımı bilmiyorum. Sıranın üzerine bir daire çiziyorum. İçine adımı yazıyorum. Massi, küçük bir çocukken annemin beni çağırdığı gibi, Mas-si. Etrafını kelimelerle, kısa cümlelerle sarıyorum. Dik dur Massi. Omuzlar yukarı. Yine mi alkol aldın Massi? Bu halde araba mı kullandın Massi? Seni sevmiyorum Massi. Beni arama Massi. Kızgın, hayal kırıklığına uğramış, öfkeli Massi.

İyi çocuk Massi.
İşbirliğine açık Massi...

Kalemi sıkmaktan avuçlarım acıyor. Serçe parmağımın uzamış tırnağı, avuç içimi kanatıyor. İsa gibi, kanıyorum profesör. Farkına varamıyorsunuz. Gözleriniz, sınıfın en seksi kadınlarının bacaklarında, memelerinde... Bakışlarınız sırnaşık. Anneme de böyle mi bakıyordunuz profesör? Başım bir gülle kadar ağır şimdi. Elimle destekliyorum. Bedenim iyice kaykılıyor. Ağzı açık bir çuvalı andırıyorum, kelimeler kümelendiği yerden dolu dizgin çıktı, çıkacak. Kanadığım yerden yazacağım profesör, gözyaşlarımı akıttığım yerden.

Her şeyi başlatan o ağustos gününü hatırladığımda aklıma gelenler bütünüyle klişe. En iyi bildiğim şekilde yazayım. Dilediğiniz yerden kırparsınız notumu. Üzerine kırmızı kalemle not almazsanız gücenirim. Başlıyorum. Güneş tepedeki malikânenin üzerinde bir tepsi gibi parlıyordu. Massimiano, yatağının içinde huzursuzca sağa sola döndü. Dışarıda yaprak kımıldamıyordu. Alnında biriken terler, sicim gibi iniyordu. Saate baktı. İkiye yaklaşıyordu. Sabırsızca ayağa fırladı. Pencereden dışarıyı izlemeye koyuldu. Babası iki arkadaşıyla tenis oynamaya devam ediyordu. Dördüncü olarak çağrılmamak için odasında pinekliyor, malikâneye çıkan yokuşu tırmanacak Vespanın, kaskın altında uçuşan koyu kestane rengi saçların yolunu gözlüyordu. Serena’nın babasına ait olduğunu düşündüğü gümüş rengi arabayı görünce, merdivenlerden aşağı koşarak indi.

Beş duyu mu istiyordunuz, Profesör? Biraz sese ne dersiniz? Bulaşık makinesinden çıkarılan çatal kaşıkların birbirine çarpmasından doğan sese, soğutulmuş kovanın içine dökülen buzların sesi karışıyordu. Konukları düşünen annesinin, mutfak personeline gerekli talimatları verdiği, eve yayılan kokulardan belliydi. Taze nane ve zencefille tatlandırılmış limonata, kızarmış sosisli ve peynirli makaralar, biraz yüzdükten sonra midelerini şenlendirecekti.

Mekânı genişletmeliyim belki de... Doğduğum evi, sizin kadar iyi tasvir edemiyorum profesör. Romanınız yanımda olsa, oradan bakabilirdim. Tepedeki eve sığınmış amatör oyuncu, şehre tepeden bakan mağrur evin sakinleri... Bana yazmayı öğretin profesör, kelimelerle öç almayı. Babam hakkında yazdıklarınız tek katmanlı. İşin kolayına kaçmışsınız profesör. Sizden çok daha iyisini beklerdim. Gücünü, merak edilen gerçeklik duygusundan alan bir roman için bu kadarı yeterli diye mi düşündünüz? Sahi, annem anlattığınız kadar ateşli mi? Bana abartıyor gibi geldiniz. Tabii siz Serena’yı görmediniz.

Serena, hayatımın ışığı, kasıklarımın ateşi. Günahım, ruhum, Serena; dilin ucu damaklardan dişlere doğru üç basamaklık bir yol alır, üçüncüsünde gelir dişlere dayanır. Se-re-na.

Aşkın dört mevsimini anlatacağım size Profesör. Neşeli ilkbahar, her şeyi solduran yaz, kekre sonbahar, ve nihayet kış; soğuk ve ayaz... Çok üşüyorum profesör. Bana ceketinizi verir misiniz?