Harflerin utancı-1
HAYDAR ERGÜLEN HAYDAR ERGÜLEN
L’yim ben. Laikliğin L’si. Ondan başka da hiçbir şey olmak istemem doğrusu. Hem laiklik olmazsa yukarıdan beri yazılıp gelen alfabenin harflerinin, onların başında, ortasında, sonunda durduğu sözcüklerin, onlarla kurulan anlamların ne hükmü olur ki? Olmaz

A’yım ben. Ayın, aşkın, arkadaşlığın, annenin A’sı. Bazılarına küçük bir harf olarak yazılırım, bazıları büyük A olarak sever beni. Güzel şeylerin çoğu benimle başlar. Ayrılığın da başında ben varım ama, şairler onu da aşka dahil edeli beri rahatım. Acı da benimle başlar. Son zamanlarda ne yazık ki daha çok acıyla başlatıyorlar beni. Utanıyorum, çok utanıyorum, alfabenin ilk harfi olarak bunca acıdan utanmayıp da ne yapayım?

Ben B’yim. Hani şu son günlerde dillerden düşmeyen birlik beraberliğin B’si. Ne güzel, keşke olsa. Olmuyor ama, hem bunu söyleyip hem kutuplaştırırsan sözde kalıyor her şey. Tıpkı benimle başlayanların içinde en sevdiğim sözcük olan barış gibi. Bir berber bir berbere tekerlemesi gibi, barışın be birader diye haykırasım geliyor ama, bakıyorum kimse oralı değil. Ne yapacağımı şaşırdım, utancımdan karardım!

C’yim ben. Cumhuriyetin, cesaretin, canın, cevizin, Che’nin, ve böyle bilumum güzel, faydalı sözcüklerin, ki hepsiyle de övünüyorum, benimle başladıkları için gurur duyduğumu da saklayacak değilim. Değilim de, cumhuriyetin başına gelenlere bakınca ne gurur kalıyor bende ne övünç. Ağlamaklı oluyorum. Cumhuriyetin değerlerine onun yetiştirdikleri tarafından yapılan bunca saldırıyı gördükçe, ben C’yim, cumhuriyet benimle başlar demekten utanıyorum.

Çarşı, çay, çengi, çilek, çil, çimen, çingene, hepsi de birbirinden güzel, neş’eli, eğlenceli, lezzetli sözcüklerin başında gelirim övünmek gibi olmasın. Çilek gibi bir lezzetle çingene gibi bir milletle övünmez de neyle övünür bir harf değil mi? Lakin en çok yakıştığımı düşündüğüm çağdaş sözcüğü kaçacak delik aradıkça, ben de korktuğumdan değil ama utandığımdan kaçacak yer arar oldum. Diyeceksiniz ki seni bu hale düşürenler utansın, orası öyle de, keşke bana yeterince sahip çıksaydınız da çağdaşlık şimdi göğsünü gere gere dolaşsaydı memleketimizde!

Nelerin başında değilim ki? Demokrasinin, devrimin, direnişin, deli divanelerin, doğruluğun, dürüstlüğün...Keşke başımıza hep böyle güzel şeyler gelse! Devrimden vazgeçmedim, hayır, ama onun yakında geleceği yok, bari demokrasi de bizi terk edip gitmese! Onca çabalanmış, uğraşılmış, emek verilmiş, emekrosi ürünü olan demokrasinin, iki ileri bir geri derken, nerdeyse bir ayağı çukurda. D harfi olarak ben utanmayım da delirmeyim de kim delirsin?

Emek, eşitlik, Eskişehir, Es Es, eylem, efkar, eylül, esin, benimle başlamasına sevindiğim şeylerden bazıları. Asaf Halet Çelebi’nin “Beddua” şiirindeki gibiyim, “Seni bahçelerimde uyuttum/seni duvarlarımda sakladım/Havuzlarıma güneşler vurduğu zaman/Gözlerini açıp bana gülerdi/ Bahtiyaaar.” dizelerinin ardından “Yazık sana verdiğim emeklere” der ya şair. Ben yine de öyle demiyorum ama ne yapacağımı, nereye gideceğimi de bilemiyorum.

Faydalı, fiyakalı şeyler de var benimle başlayan, faşizm, falanjist gibi yüzkarası şeyler de. Son yılların moda kavramlarından farkındalık da sık sık bana başvuruyor! Ama bu esprileri yapacak durumda değilim, zira içim kan ağlıyor! Artık faşizm tarihe karışıyor derken, o bizi tarihe gömeceğe benziyor. Baksanıza dünyanın her yerinde yeniden yükselişe geçti hazret! Böyle kanlı, zalim, korkunç bir sözcüğün başında olduğum için kendimden utanıyorum!

Gençlik, güzellik, gece, gündüz, gezi, gökyüzü, gesi bağları, güven, gül gibi birbirinden şahane, birbirinden güzel, birbirinden coşkulu sözcüklerin ilk harfi olmak da bana bir gençlik katıyor elbette. Bazen de gül bahçesinde hissediyorum kendimi. Ne yazık ki bu çok az oluyor son zamanlarda. O gür, gümrah diye nitelenen ben zavallı G harfi, ne yazık ki en çok da gerici derken kullanılıyor. Bunun da beni nasıl üzdüğünü anlatamam!

Buğday, ağaç, ağustos böceği, uğur içinde olduğum sözcükler. Onlarla iç içe olmanın mutluluğu ise tanımsız. Buğdayda dinlenirim, ağaçta serinlerim, ağustos böceğinde eğlenirim, uğurda sevinirim. Ben Ğ’yim, yumuşak G. Her şeyin bunca sert yaşandığı bu iklimdeyse, harflerin ortancası olarak n’eylerim?

Halk, hayat, hakikat, hatır, hata, halay, horon, hüsnütabiat gibi çoğunun üstübaşı eski fakat içi tertemiz, içi insandan da temiz sözcüklerin başına geçirmişler beni. Ben H. Kısaca da uzunca da He. Demem şu ki “Halkız biz/yeniden doğarız ölümlerde” günlerinden geldiğimiz yerde “yeniden ölürüz ölümlerde” ağıdını söylüyoruz artık. ‘Bir ölüp bin dirilmek’ de yalan, bir ölüp bir daha ölüyoruz aksine! Tuğrul Keskin ne diyordu: “Ey halk! Ayağa kalk!”

Birimiz I, birimiz İ harfiyiz, anne bir kardeşiz, babamızsa İ’nin noktasından ibaret. Bazen ısrar ederiz bazen inat. Bazen isyan ederiz bazen de itaat...asla etmeyiz! Biat ve itaat için gelmedik bu alfabeye. Öyle yapsaydık yerimiz olmazdı kadim sözlüklerde, kimse de yüzümüze bakmazdı. En çok iyiliğe yazıldığımızda seviniriz, işkenceye yazıldığımızda güceniriz, küseriz. Adımız, sanımız, büyük insanlığın hizasına yazılsın, hep orada anılsın isteriz. Ne var ki insanın insanlıktan çıktığı, komşunun komşuya kül edildiği bu çağda insan içine çıkmaya da utanırız. Kim bilir belki insan da insan içine çıkmaya utanır hale gelmiştir!

J’yim ben, Jale’nin J’si de güzeldir jestin J’si de. Değil jestin, restin bile hoş karşılanmadığı bu âlemde, bir küçücük j’yi nasıl savunurum ben? Ne işe yararım baştanbaşa jest olsam? Aklıma nedense o çocuk şarkısı geldi, “Ben bir küçük cezveyim/elden ele gezmeyim/verin benim yarimi/ boynu bükük gezmeyim”, çocuk şarkısı değil miydi? Bilmem ki niye böyle dedim? Belki de şarkıda hep bir çocuk masumiyeti bulduğumdandır ya da adeta bir çocuk içtenliğiyle söylendiğindendir. Ah ben de şimdi böyle utanacağıma, jestin J’si olarak restinizi görüyorum diyebilseydim!

Kır, kahve, kardeş, kehribar, kırmızı, kayık, keyif, kadıköy, kuş, kanat gibi pırıl pırıl, masmavi, güneşli, ışıklı, ferah, aydınlık sözcüklerin neresinde olursam olayım içim kıpır kıpır. Benim başlarında olmamı uygun görmüşler, benim de onlarla ne kadar mutlu olduğumu attığım kahkahalardan görüyor olmalısınız. Öyleydi. Fakat son yıllarda ağzımı bıçak açmıyor, bu halim de dikkatinizden kaçmış olamaz. Şu hiç sevmediğim, keşke benimle başlayacağına, bağrıma taş bassaydım dediğim karanlık sözcüğüyle anılır oldum. Hem de nasıl? Herkes karanlıktan söz ediyor, koyu karanlık, kör karanlık... Olmaz olsaydım da bu karanlığı görmeseydim!

L’yim ben. Laikliğin L’si. Ondan başka da hiçbir şey olmak istemem doğrusu. Hem laiklik olmazsa yukarıdan beri yazılıp gelen alfabenin harflerinin, onların başında, ortasında, sonunda durduğu sözcüklerin, onlarla kurulan anlamların ne hükmü olur ki? Olmaz. O yüzden de herkesin özgürlüğü demek olan laikliği korumak da, savunmak da şart. Şarttan da öte, laiklik olmazsa, hayatlarımızın da karardığı, ensenin de karardığı günlerdir! Laikliği savunalım, hayatımızı yaşayalım!