Haritada bir nokta: Lüksemburg
ALİ MURAT HAMARAT ALİ MURAT HAMARAT
Belçika-Fransa-Almanya arasına sıkışmış 576 bin nüfuslu Lüksemburg’un çıkardığı spor kahramanlarının hikâyesi

Wimbledon tüm hızıyla sürerken, Gilles Müller’in önceki akşam Rafael Nadal’ı 4 saat 47 dakikada devirmesi akıllara durgunluk verdi. İzleyenler ekran karşısına mıhlanadursun, bu yılın belki de en büyük sürprizi gerçekleşiyordu. 11 saat 5 dakika süren efsanevi John Isner- Nicholas Mahut karşılaşmasına yaklaşılır mı derken taraflar kısa kesiyordu. İspanyol raketi anlatmaya herhalde gerek yok da peki rakibini; asıl geldiği toprakları...

34 yaşındaki Müller Lüksemburglu. Hani Avrupa haritasının ortasında bir nokta var ya oradan. Belçika-Fransa-Almanya arasına sıkışmış 576 bin nüfuslu ülkenin en başarılı olduğu spor dalı bisiklet. Bir dönem yarışların olmazsa olmazı Schleck Biraderler Fränk ile Andy diyarın adını sıkça duymamıza neden olmuştu. Kardeşlerin ufağı Andy, 2010 Fransa Bisiklet Turu zaferine, Alberto Contador’un CAS’taki doping davasını kaybetmesini müteakip ancak 6 Şubat 2012’de ulaşabilmişti.

Bugüne kadar onun dışında Fransa Bisiklet Turu’nu kazanan üç Lüksemburglu bulunuyor. Bunu ilk başaran François Faber ayrıca tarihin bu en prestijli yarışında zafere ulaşan ilk yabancı olarak da biliniyor. Meraklısına not; aslen Lüksemburglu bir adamın Fransız bir kadından Fransa’da doğan çocuğuymuş. Ama pasaportu onun kitaplarda karşımıza çıkmasını sağlıyor. Turu domine ettiği 1909’da kazandığı üst üste beş etap galibiyeti, yeryüzü var olduğu sürece bir daha tekrarlanmayacak gibi duruyor. Doğduğu Fransa için çarpışırken, Birinci Dünya Savaşı’nda ölmesi kaderin cilvesi olsa gerek.

1927 ve 1928’de birinci olan Nicolas Frantz, Fransa’da iki kez kazanan tek Lüksemburglu. İlk yılında Maurice de Waele’in 1 saat 48 dakika önünde zafere ulaşan bisikletçi, ikinci senesinde André Leducq’a 50 dakika fark atmış. Mekanik bir sorundan ötürü 28 dakika kaybetmesi de cabasıymış. Onun tarih kitaplarındaki önemine gelince; Tur’da ilk günden son güne kadar sarı mayoyu giyen son sporcu olması.

1950’lere damgasını vuranlardan biri olan Charly Gaul, bisiklet dünyasının üç büyüğünden Giro d’Italia’da iki, Fransa’da ise bir kez mutlu sona ulaşmıştı. Soğuk havalarda kanatlanan, sıcakta ise buharlaşan sporcu, doping kontrollerinin olmadığı bir çağda yarışmıştı. Tevatüre göre herkesten fazla hap içiyor; takım arkadaşları hayatından endişe ediyordu. Yarışlara veda ettikten sonra Ardenler’e inzivaya çekilmişti. Hep aynı kıyafetleri giyiyor, alışveriş dışında kimseyle konuşmuyordu. Asla açmadığı bir telefonu vardı fakat adı rehberlerde yoktu. Kendisine ulaşan gazetecilerle de görüşmeyen Gaul, 1983’te yaşama dönüyordu. Fransa’’daki zaferinin 25. yıldönümünde üçüncü kez evlenmiş, röportaj vermişti. 1989’da organizatörler Tur’u Lüksemburg’da başlatırken, o oradaydı. Yıllar sonra insanların karşısına çıkmıştı. 2005’te son nefesini verdiğinde, 73. yaşgününe iki gün vardı.

Ayrıca kadınlarda 1958’de düzenlenen ilk Dünya Yol Bisikleti Şampiyonası’nı kazanan Elsy Jacobs da şüphesiz mıntıkanın medar-ı iftiharlarından biri. Sporcunun aynı yılın sonunda kırdığı saat rekoru, 14 sene ulaşılamayacaktı.

Yaz Oyunları’nda altın madalya kazanan tek Lüksemburglu Josy Barthel. Bazılarınızın bu ismi duyduğuna eminim. Zira futbol milli takımının maçlarını yaptığı stadyumun adı bu. Türkiye hazırlık karşılaşmasında buraya iki sene önce ayak basmış, mücadeleyi de 2-1’lik skorla kazanmıştı. İşte onların en büyük sahasının adı bir atletten geliyor. 1952’de sürpriz bir şekilde 1500 metrede altına koşan sporcu, Olimpiyat rekorunu da kırmıştı. Pistlere veda ettikten sonra ülkesinin önce atletizm federasyonunun başkanıydı, ardından ulusal olimpiyat komitesinin. Bir ara bakanlık da yapan Barthel 1992’de ölmüştü.

Tabii onu anmışken, Michel Théato’yu unutmak olmaz. 1900 Paris Olimpiyat Oyunları’nda maratonda birinci olan atletin yolu kısaltıp zafere ulaştığı iddiaları yıllarca Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ni (IOC) meşgul etmişti. 12 yıl sonra altın madalyası verilen sporcuya dair bir bit yeniği daha vardı. Yıllarca Parisli bir fırıncının oğlu olarak bilinen uzun mesafa koşucusu aslen Lüksemburg’da doğmuştu. Önce Belçika’ya, oradan Fransa’ya gitmişti. Lüksemburg, vatandaşlığının tanınması için IOC’ye başvurduysa da talepleri reddedilmişti. Sır perdesi yine o diyarın bir çocuğunun vazgeçilmeziydi.

Bir dönemin unutulmaz kayakçılarından Marc Girardelli de Lüksemburglu. Olimpiyat’ta iki gümüş, dünya şampiyonalarında beş altın kazanan sporcunun adı, dal ayrımı yapmaksızın devamlı spor izleyen bir çocuğun hafızasına kazınmıştı. Müller’e onu anma fırsatını verdiği için de teşekkür etmeliyim.

Tenise gelince... Küçücük ülkede 73 tane kulüp bulunuyormuş. Kadınlarda dünya sıralamasının 18. basamağına 2002’de ulaşan Anne Kremer, bugüne dek en çok yükselmeyi başaran Lüksemburglu. 34 yaşında kariyerinin tenisini oynayan ve iki ay önce de 26. sıraya çıkan Müller’in Wimbledon sonrası yeri ne olacak; bekleyip görmeli. Yine bu yıl özgeçmişinde yazan iki turnuva galibiyetine de imza atan raketin azmine şapka çıkarmalı.

Haritada belki bir noktalar ama bir şekilde hep karşımıza çıkıyorlar. Sayelerinde sapılan patikalar, bambaşka diyarlara götürüyor. Bazılarının da varoluş amacı bu; değil mi...