Hatırlamak direnmektir
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL
Tüm çabalarına rağmen mutlaka küçük bir iz, bir işaret, bir bellek kırıntısı kalacaktır geriye. Ve bu kırılgan izlerden yola çıkanlar, geçmişi ve geleceği silmeye çalışanlara rağmen yitirdiklerimizi hatırlayacak ve hatırlayanlar başlatacak direnişi

Geride hiç iz bırakmak istemeyen bir suçlunun titizliğiyle işaretleri tek tek sildiler önce. Sonra kıvrımlara geldi sıra; kıvrımlarda saklı tek bir bellek kırıntısına bile tahammülleri yoktu; düzleştirdiler. Ellerinden gelse tüm yüzeyleri asit dökerek yakacak ve bir bellek kıyımı gerçekleştireceklerdi; ama yapamadılar. Tüm çabalarına rağmen mutlaka küçük bir iz, bir işaret, bir bellek kırıntısı kalacaktır geriye. Ve bu kırılgan izlerden yola çıkanlar, geçmişi ve geleceği silmeye çalışanlara rağmen yitirdiklerimizi hatırlayacak ve hatırlayanlar başlatacak direnişi. Bir yıkım çağında hatırlamak, işaretleri okuyabilmektir ve işaretleri okumak ise direnmek.

Yeryüzündeki her şey yüzeyinde, saklı doğasını gösteren işaretler taşır. Adem ve Havva cennetten kovulmadan önce deneyimsiz ve işaretsizdir. Yeryüzüne düştüklerinde işaretlerle donatılırlar, çünkü doğa hiçbir şeyi işaretlemeden bırakmaz. Dolayısıyla şeyler, kendi görünmez niteliklerini görünür kılan ve açığa çıkaran bir gösterge taşır mutlaka (Agamben, Dünyevileştirmeler, Monokl Kitap). Yeryüzünde var olmak, deneyimlerle yaralanmaktır zaten; yaralar, yeryüzünün ilişkisel ortamında, doğaları bu ilişkilerce belirlenmiş olanların gizli doğalarını dışa vuran izlerdir. Ve çok eski zamanlardan beri insanlar bu izleri okuyarak hayatta kalabilmişler ve geleceklerini okuyabilmek için yine bu izlere başvurmuşlardır. Çin’de insanlar, ateşin kaplumbağa kabuklarında açtığı çatlakları ya da kuşların kumda bıraktıkları ayak izlerini kehanet amacıyla okurlardı. Roland Barthes’ın “yazı aslında yüzeyin üzerindeki bir çatlaktan başka bir şey değildir” saptaması, yazının da içeride gizlenmiş olanı dışarı sızdıran bir yara olduğunu hatırlatır bize. Yeryüzüne eylemlerimizle yazılar yazarken, doğa da gizli doğamızı dışavuran işaretlerle donatıyor bedenlerimizi. Ve bedenleri belleksiz, deneyimsiz bırakan bir yıkım çağında, gözden kaçmış işaretleri okuyarak hayatta kalabiliriz. Ama izleri okuyabilmek için duyumsayacak bir bedenimiz olmalı. Kimsenin dikkatini çekmeyen küçük bir ize bile duyarlı bir beden, yitirdiğimiz toplumsal ilişkileri yeniden kurabilir ancak.

Kim tarafından yapıldığı belli olmayan bir resmin failini bulabilmek için sanat tarihçisi Morelli de önemsiz ayrıntılara yoğunlaşıyordu. Morelli’nin yöntemi, en çok göze çarpan ikonografik ve üslupsal özellikler yerine, kulak memelerinin, el ve ayak parmaklarının, tırnakların biçimi gibi önemsiz ayrıntıların incelemesine dayanıyordu. Tam da bu tür ayrıntılarda, sanatçı ikincil özelliklerle uğraşırken, üslup çabasını yitiriyor ve farkına varmadan en bireysel ve bilinçdışı çizgileri kullanıyordu. Morelli’yle aynı yıllarda Conan Doyle’un dedektifi Sherlock Holmes da yine kimsenin dikkatini çekmeyen ipuçlarından yola çıkarak suçun failine ulaşacaktır. Suçlu suçunu gizlemek için tüm izleri silmeye çalışsa da geride mutlaka bir iz bırakmıştır. Morelli’den etkilenen Freud, farkına varmadan yaptığımız küçük bilinçdışı jestlerimizin gizli kalmış yönlerimizi ele verdiğini keşfetmiştir. Yitirdiğimiz belleğimiz, gözümüzden kaçan, değersiz ve önemsiz saydığımız izlerde, işaretlerde saklı. Marcel Proust geçmişin asla geçmediğini, şimdi ve burada gizlendiğini ve kurtarılmayı beklediğini söylüyor: “Aslında hayatımızın her saati, tıpkı kimi halk efsanelerindeki ölülerin ruhları gibi, ölür ölmez somut bir nesnenin içine gizlenerek onda vücut bulur. Oraya hapsolur ve biz o nesneye rastlamazsak, temelli orada hapis kalır. Biz nesne aracılığıyla onu tanır, çağırırız, o zaman kurtulur” (Sainte-Beuve’e Karşı, Doğu Batı Yayınları). Ya da bir işaret aracılığıyla onu tanır ve çağırırız. Ama işaretleri, duyumsama kudreti olan bedenler tanıyabilir sadece.

Kurt Wimmer’ın 2002 tarihli ‘Equilibrium’ adlı filmi, faşist bir rejim tarafından Prozium adlı bir ilaçla duyguların köreltildiği ve sanatın yasaklandığı distopik bir dünyayı anlatır. Filmde Prozium kullanmayı reddeden, duyularını yitirmeyen sanatçılar başlatır isyanı. Bu yıkım çağında da iyi ki aramızda hâlâ Prozium kullanmayanlar var. Ve umut, duyumsama kudretini yitirmeyenlerin, işaretleri okuyabilen ve çoğaltabilenlerin bedenlerinde gizli; çağrılmayı bekliyor.