İç ağrısız acı
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Bu sabah uyandığımda, iç ağrım yerinde yoktu. Yıllardır böyle ince ince sızlar dururdu, ne yaparsam yapayım, bazen şiddeti artardı, bir ölüm, katliam haberi duyduğumda, göz göre göre olan ya da olacak kötü şeyler karşısında hiçbir şey yapamadığımda. Aslında o iç ağrısını sevmiştim her zaman, bana şarkılar dinletmiş, şiirler okutmuş ya da yazdırmış, sevdiğimin dizine başımı koydurtup gözyaşı döktürtmüş… Ama şimdi gitmişti, yoktu içimde. Sanki sevgilim sabah erkenden kalkmış da, elimi yataktaki yerine atınca boşluğa düşmüş gibi. Panik oldum önce, kulübeden fırlayıp Balıkçılar Kahvehanesi’ne koştum, Macit Amca’yı bulurum umuduyla. Yoktu, kitaplarla dolu masası boştu, sadece kahvehanenin yeni müdavimi Karagöz kedi vardı. Belki telaşımı anladığı için yanıma geldi hemen, kuyruğunu bacaklarıma sürttü.

Pencere kenarına oturdum, defterimi açtım. Dışarıda yağmurlu karlı bir fırtına… İç ağrısı olmadan nasıl yazacaktım, ne yazacaktım? Karagöz de masaya çıkmış, merakla bana bakıyordu, ne yapacağımı bekler gibi. Neden beni bırakıp gitmişti iç ağrım? Belki sıkıldı benden ya da daha fazla dayanamayıp başka bir şeye dönüştü. Belki acıların da canlılar gibi bir ömrü vardı, doğdu, büyüdü ve öldü… Belki de küstü bana, beni ne kadar zorlarsa zorlasın yazmaktan başka bir şey yapamayışımdan sıkıldı.

Hikmet Hükümenoğlu’nun “Körburun” adlı romanındaki Onur gibi düşünürdüm eskiden: “[İ]nsanlardan nefret etmeyeceğim, insanları seveceğim, sevmesem de onları anlamaya gayret edeceğim. Yoksa onlardan ne farkım kalır?” İç ağrımın nedeni belki de buydu, sevmek, anlamaya çalışmak. Artık bıraktım mı sevmeyi, yoksa onları nihayet anladığım için mi kaybolmuştu iç ağrım? Tek taraflı anlamaya çalışmak, bir tür işkence değil miydi zaten? Karagöz’le göz göze gelince, Marguerite Duras’ın ya da Aslı Erdoğan’ın kitaplarında acıyı ele alışlarını hatırladım. Acı varsa, umut da vardı, eğer o acıdan asla kurtulamayacağına inanıyorsan acının kendisine dönüşüyordun zamanla, bitiyordu. Karagöz, sanki düşüncelerimi okuyormuş gibi yüzüme ciddi ciddi bakıyordu. Onun o ciddi bakışları bende gülme isteği uyandırırdı her zaman. Tam o sırada Macit Amca girdi içeriye, o gür sesiyle “Osman! Çay!” Osman Abi, sanki ilaç yetiştirir gibi çayını getirip masasına bıraktı, hayatını kurtarmıştı. Macit Amca, çayından höpürdeterek koca bir yudum aldı, “Sende bir hal var evlat” dedi bana ve Karagöz’e bakıp, “Neşen ışık saçıyor bugün. Hayırdır…” Ona söyleyemedim, yokluğunu hiç hissetmediğim iç ağrımın çekip gittiğini nasıl anlatabilirdim ki? Belki de bu bir başkaldırıydı acıya, hiçbir şeye yaramıyordu acı çekmek. Sen acı çekince dünya daha güzel bir yer olmuyordu; ancak acıda ortaklaşabiliyorsan…

Sonunda dayanamayıp Macit Amca’nın masasına oturdum ve ona söyledim, “Gitti” dedim, “artık yok…” “Ne yok?” dedi, meraklanmıştı. “İç ağrım yok, sabah uyandığımda gitmişti, yoktu.” Macit Amca, bütün kahvehaneyi inletecek bir kahkaha attı. Karagöz, sesten korkup masalardan birisinin altına saklandı. “Merak etme, yine gelir” dedi, gülmeye devam ediyordu. Şaşkın bir halde ona bakıyordum. “Üzüldün mü yoksa geri geleceği için?” Kalın parmaklarıyla tütün sararken, “Acıda olgunlaşma, büyüme diye bir şey var. Artık kendin için acı çekmeyi bırakırsın, iç ağrısı bir lükse dönüşür. Suriyeli yoksul göçmenleri düşün ya da inandığı değerler uğruna kendini feda edenlerin yüzlerindeki o gülümsemeyi… Şikâyet etmeyi bırakır, elinden geleni yapmak için çabalarsın. İç ağrısı, ne yapacağını bilemeyen iyi yüreklilerde olur. Zaman, şikâyet etme, üzülme zamanı değil.” Söyledikleri beni tam olarak ikna etmemişti bu yokluğa, ama hoşuma gitmişti. Üstelik, kendimi hiç de olgun hissetmiyordum. Osman Abi, aldığı gazeteleri getirip bizim masaya bıraktı. Ülkenin ve dünyanın halini okurken yine acı hissettim evet, ama iç ağrısından başka bir şeydi, düşünmeye kışkırtan, yerleşik olmayan bir acı, Macit Amca’nın acıda olgunlaşma dediği şey. Karagöz, saklandığı yerden çıkıp yanımıza geldi, yine o ciddi, şaşı bakışıyla… Karagöz insanda sadece gülme değil, yazma isteği de uyandırıyordu. Fırtınanın uğultusunu ve yanan sobanın sesini dinleyerek… Yeni yılın, barış için bir yıl olmasını düşleyerek…