İslamcı rövanşizm ve diktatörlük
GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN
Erdoğan AKP’nin iktidara ilk geldiği günden itibaren her şeye muktedir bir başkana dayalı anayasa değişikliği hedefini aklından hiç çıkarmadı. Liberal rüzgârların estiği AKP’nin ilk döneminde dahi bu fikirleri zaman zaman açığa vurdu

Başkanlık dayatmasının iktidar bloku tarafından önümüze konduğu ilk günden itibaren, bu bir sistem değil rejim değişikliğidir diyoruz. Bunu söylerken iki temel dayanağımız var. Birincisi elbette referanduma götürülen paketin içeriği, tek kişide toplanan yürütme gücünün yasama ve yargı denetiminden bağımsızlaşması, keyfiyetin sınırlarının alabildiğince genişlemesi. İkincisi ise Türkiye sağının ve onun temel direklerinden biri olan İslamcılığın, tarihsel olarak rejim ile olan kavgasını aşamalı bir biçimde demokratik cumhuriyetin ilgası üzerinden yürütmesi. İçeriği konuşmayı ısrarla sürdürürken Türk sağının ve İslamcılığın rövanşist-reaksiyoner geleneğini hesaba katmak birinci dereceden önemli. Zira bugün ‘başkan’, ‘reis’, ‘post-modern halife’ yapılmak istenenden beklentiler İslamcı geleneğin kodlarında gizli.

Sağın Mehdi Arayışı
İslamcı geleneğin, şeriatın egemenliğini çoğunluğun iradesinin temsilcisi olarak tüm ülkede hakim kılacak devlet başkanı arayışı cumhuriyetin ilanın öncesine kadar uzanır. Bir asır öncesinin meşhur İslamcı profili Said Halim Paşa’nın düşü, İslam’ı yeniden egemen kılacak tam yetkili bir devlet reisidir. Gücün demokratik dağılımını değil kuvvetler birliğini savunan İslamcı kuşak, cumhuriyetin kurucu liderini ve halefini bu niteliklere sahip olarak görmemiştir. Çünkü laisist bir modernleşme İslamcılara göre “zulüm rejimi”, onun cumhurreisi de “müstebittir”.

Sağ geleneğin İslamcı ve milliyetçi-muhafazakâr bileşenleri 1950’lerin Türkiyesi’nde Menderes’ten bir “kurtarıcı” yaratmak istediğinde onun yönetsel vasıflarını değil tüm gücü elinde tutmak isteyen Menderes’in İslami aktörlere manevra alanı tanımasını alkışlıyordu. 1950’lerin ikinci yarısında hem ekonomik hem de siyasi krizlerle sarsılan Menderes hükümetleri İslamcılara daha fazla prim verirken eşanlı olarak demokratik prensiplerden uzaklaşıyordu. Menderes’in yargı ve parlamentonun denetiminden kurtulmak için başvurduğu yöntemler, laisist-modernleşmesinin aktörlerinden alınan intikam olarak görüldüğünden mukaddesatçı çevrelerce desteklenmişti. Daha fazlasını istiyorlardı. Örneğin CHP’nin tümden kapatılmasını, laiklik ilkesinin metinlerden çıkarılmasını… Ancak bekledikleri rejim değişikliği gerçekleşmedi. Ne iktidar blokunun yapısı ve cepheleşmesi ne de “zamanın ruhu” buna izin veriyordu.

1961 Anayasasıyla parlamenter demokrasinin eşitlik ve özgürlük dengesini gözeten bir formu yerleştirilmeye çalışıldı. 1960’ların Türkiye’si hem sınıf çelişkilerinin siyasi karşılık bulduğu hem de ekonomik ve siyasi eşitlik iddialarının sol aktörlerce dillendirildiği bir dönemdi. Sosyalist bir cumhuriyet arayışında olanlar ile demokratik cumhuriyeti geliştirmek isteyenlerin ortak paydası ise laiklikti. İslamcıların tek adam düşü de bu ortak paydayla kavganın bir yansımasıydı.

Dava ve Reis
Soğuk Savaşın etkisiyle, sol karşıtlığı üzerine birbirleriyle ilişkilerini sıkılaştıran sağ cenah rejimi değiştirme meselesini buzdolabına kaldırarak iktidar blokunun aksiyoner bir parçası olmayı tercih etti. Bu esnada cumhuriyetin kuruluşunu ve hilafetin kaldırılmasını bir Hıristiyan ya da Yahudi komplosu olarak tarif eden metinler dolaşıma sokuluyordu. Lozan’ın “hezimet” olduğu iddiası da laik rejimin kurulmasıyla ilişkilendiriliyor, “misak-ı milli” bu komplo teorisinin zırhı yapılıyordu. Büyük Doğu başta olmak üzere çeşitli İslamcı kulvarlar, “dava” ve “reis” sözcüklerini bir bütünün parçası olarak görüyor ve geçmişi ihya edecek tek adamın yolunu gözlüyordu. Başbuğ, reis, başkan düşleri doktriner milliyetçilikte ve İslamcı fikriyatta bu biçimde tazelense de propaganda büyük ölçüde kendi tabanlarını sıkı tutmanın ötesinde bir anlam içermiyordu. 1970’ler boyunca İslamcı aktörler laik rejimi yıkma yeminleri edip “düzene” söverken bir yandan parlamentoya daha çok vekil sokmanın hesaplarını yapıyordu. Solun kitleselleşmesi ve kapitalist düzene eşitlikçi ve seküler bir pencereden eleştiriler getirmesi, eşitliği bir tehdit olarak gören sağ cenahı düzenin bekçisi haline getirmişti.

islamci-rovansizm-ve-diktatorluk-241578-1.

Rejim değişikliği ya da restorasyonu fikri 1970’lerin sonlarında yeniden popülerleşti hem de yalnızca mukaddesatçı, İslamcı aktörler bağlamında değil aynı zamanda asker ve sivil bürokrasi nezdinde de. 12 Eylül cuntasının lideri Evren kendini “kurtarıcı” ilan ettiğinde İslamcıların tek tesellisi cuntanın “milli irade” dışında kodlanan solcuları tasfiye etmesiydi. Darbe sonrasında kültürel ve ideolojik zeminde yeni bir dalga yaratılacak, hazır sosyalistler zindandayken rejimi değiştirecek güçler yetiştirilecekti. İslamcıların birçoğu İran devrimine bakıp benzer bir yol haritası düşlüyordu.

1982 Anayasası sonrasında rejimde olmasa bile sistemde değişiklik hamlesi İslamcılardan değil Türk sağının milliyetçi mukaddesatçı damarını liberalizm ile birleştiren Turgut Özal’dan geldi. Bugünkü başkanlık tartışmalarında Özal’a referans verilmesine neden olan şey onun başkanlık ve federalizmi birlikte tartışmayı önermesiydi. Özal, parlamentoyla, sivil ve askeri bürokrasiyle olan gerilimli ilişkisini sistem değişikliğiyle nihayete erdirmek istemişti. Fakat Özal’ın düşlerindeki başkanlık bile rövanşizmin bir gereği olarak rejim değişikliğini isteyen kadroların beklentisine uymuyordu. 90’ların ortasında bu sefer İslamcı geçmişiyle Korkut Özal “yönetim krizine” karşı başkanlık sistemini ve onun bir parçası olarak adem-i merkeziyeti savunuyordu. İslamcılar 90’larda merkez sağ aktörlerin parlamenter sistem eleştirilerine çok dahil olmasalar da sonraki yıllarda kendi hedefleri için o argümanları kullanmaktan çekinmediler.

Erdoğan AKP’nin iktidara ilk geldiği günden itibaren her şeye muktedir bir başkana dayalı anayasa değişikliği hedefini aklından hiç çıkarmadı. Liberal rüzgârların estiği AKP’nin ilk döneminde dahi bu fikirleri zaman zaman açığa vurdu. Ancak “ileri demokrasi” vaatlerinin yürürlükte olduğu o günlerde iktidar bloku içindeki güç dağılımı böylesine bir değişikliğe uygun değildi. Erdoğan “sabırla” şartların değişmesini bekledi.
İslamcı aktörlerin “liberal safralardan” kurtulduğu, özgüvenlerinin arttığı son beş yıllık dönemeçte sistem değişikliği ile rejim değişikliği birlikte konuşulur olmuştu. Kindar, dindar nesillerin takip edeceği reis, her türlü “vesayet” organını yıkmalıydı! “Parantezi kapama” alenen başvurulan bir betimlemeydi artık. İslamcı geleneğin “ihya ve inşa” iddiaları geri dönerken bu iddialar ile uygulama kapasitesi arasındaki devasa boşluk rejimi değiştirmeye yönelik radikal bir hamleyi tetikledi: Devlet krizinden rejim değişikliği çıkarmak! İslamcıların büyük kısmı belli ki bunu “tarihi bir fırsat” olarak görüyor. Ancak aynı tespiti sağ seçmenin tümü için yapmak mümkün değil.

Ya Referandum?
Bugünün Türkiye’sinde rejim değişikliği konusunda sermaye-bürokrasi ve Saray-AKP-Bahçeli koalisyonu arasında net bir uzlaşma olup olmadığını bilmiyoruz. Bürokrasinin sivil ve askeri kanadı darbe girişimi sonrasında büyük ölçüde dağıldığı/dağıtıldığı için orada blok bir onayın olması zor. Sermayenin beklentileriyle başkanlık arasındaki ilişki ise flu. İktidar blokunun şimdi sunduğu imkanlardan fazla ne vaat edeceği belirsiz. Bu toz duman arasında halkların siyasi tercihi daha önce hiç olmadığı kadar belirleyici olacak. “Dava” retoriği, milliyetçi manipülasyon ya da İslamcı rövanşizm ile ikna edilecek kitlenin çok daha ötesinde demokratik bir ülkede yaşamayı arzu edenler var. Hayır, sadece tek adam düzenine set çekmekle kalmayacak, rövanşist rejim değişikliği taleplerini de durduracak.