‘Kadınlar erkeklerin bir üst sürümü gibi...’
23.11.2016 09:59 KÜLTÜR SANAT
Cem Akaş’ın yeni romanı ‘Sincaplı Gece’ Türkiye’nin yakın geleceğinde, belirsiz zamanda geçen bir roman. Yine özgün ve zihinlerde yeni kapılar açan bir metin

DENİZ CEM ERDEM

Cem Akaş'ın Can Yayınları etiketiyle çıkan 'Sincaplı Gece'si güçlü bir roman... Cem Akaş ile yeni kitabını konuştuk.

»Kitabınızın ana karakteri bir kadın. Üstelik güçlü bir kadın. Kitabınızın ana karakterini neden bir kadın yaptınız?
Böyle şeylerde seçme hakkımız var mı gerçekten? Bence en fazla hatamızda ısrar etme hakkımız olabilir. “Sincaplı Gece”nin hikâyesi kafamda belirmeye başladığında, hikâyenin taşıyıcısı bir erkekti. Romanı yazmaya oturunca bir-iki gün sonra tıkandım. Birbirimize baktık. Israr etmemek gerektiğini anladım. Kadın olmalıydı. Bu kararı verince, hiç öngörmediğim bir sürü imkân açıldı önümde. Güç meselesine gelince: evet, belki güçlü diyebiliriz, ben “istençli” derdim. İstenç varsa, yol bulunur. Benim hayatımda annanemden eşime böyle kadınlar oldu; sık sık (“7”de, “Gitmeyecekler İçin Urbino”da, “Balığın Esir Düştüğü Yer”de) böyle kadınları yazdım. Açıkçası kadınlar bana erkeklerden daha ilginç geliyor, bizim bir üst sürümümüz gibiler; WhatsApp’in olduğu yerde telgraf hâlâ olur mu, oluyor işte.

»Kadın karakterler ana kahraman olarak edebiyatta çok yer almıyor, bu durumu nasıl yorumluyorsunuz? Erkek yazarların edebiyatta daha çok söz sahibiyken, bir erkek yazarın kadın karakteri tasavvur etmesi daha mı zor?
Kısmen doğru sanırım. Bovary, Anna Karenina, Jane Eyre diye sayabiliriz ama azınlıkta kalacakları belli. Yazarlara, en iyi bildikleri şeyi yazmaları öğretilir, o yüzden çoğu yazar kendini, kendi suretlerini yazar; bir sonraki adıma geçecekse de hemcinslerini. Kadın ana karakter azsa, kadın yazar az olduğundan, az bırakıldığındandır belki. Burada şöyle bir tuzak var bence: “erkekler öyle hissetmez” ya da “kadınlar asla öyle düşünmez” gibi genellemelere, tiplemelere fazla prim vermek. Bir karakteri kendi özgüllüğü içinde hayal edebilirseniz, bu genellemelerin hiçbir önemi kalmaz; sizinle ilgisi olmayan karakterler yaratabilirsiniz. Öte yandan, herkes gibi biri olsun isteyebilirsiniz karakterinizin, onun sıradanlığı önemlidir, o zaman tiplerle ilgili gözlemleriniz işe yarar.

»Romanınızın türünü tanımlamak zor. Edebiyatta bu tarz sınıflandırmalara inanıyor musunuz? Sizce bu tür sınıflandırmalar önemli mi?
Makinenin nasıl işlediğine dair bir şeyler söyleyecekse bize, evet. Dizel mi, elektrikli mi, buharlı mı? Sedan mı, coupé mi, cabriolé mi? Ama otomobillerde bile “crossover” denen bir şey var - kategorilerin geçişliliği. “Aslında A, ama aynı zamanda B, kısmen de C’de görülecek unsurlara yer verilmiş” diyebiliyorsanız, analitik bir şeyler söylemeye başlamışsınız demektir. Yoksa Nabokov’un dediği gibi, etiketler bavullar içindir.

»Kitapta teknolojik ilerlemeler ahlaki yıkımla bitiyor. Teknolojinin geleceği nokta bu mu?
Ahlaki yıkımla bittiğinden pek emin değilim. Ama teknolojik gelişmeler ahlakımızı yıkacak mı diye soruyorsanız, bunun aksine inanmak istiyorum. Basitliği nedeniyle yüksek gibi görünen ahlaki ilkelerin -“Yalan söylemeyeceksin”- toplumsal ve bireysel ilişkilerin karmaşıklık derecesi arttıkça (bunda teknolojinin de payı var) inceldiğine inanmak istiyorum, keçe gömlekten mikrofibere evrilen yol gibi. Türkiye’de ve dünya genelinde kendi ömrümüz süresince gördüklerimiz, bunun aksini düşündürüyor öte yandan. Daha makro bir ölçekten, bin yıllık bir perspektiften bakınca daha ahlaklı ya da daha ahlaksız hale geldiğimizi söylemek zor. Bir değişim varsa da bunu teknolojiye yüklemek haksızlık olur herhalde.

»Kitabınızdaki bölümler bir senaryo mantığıyla kurgulanmış gibi. Daha önce de bu tekniği “7” isimli kitabınızda da kullanmıştınız. Romanı yazarken bir senaryo mantığı mı kullanıyorsunuz?
“7”yi yazarken “sinematik” bir bakış geliştirmek istemiştim: karakterlerin içlerine hiç girmeden, düşüncelerini ve duygularını okumaya yeltenmeden, ama bunların hareketlerine, mimiklerine, “nutuk” atmadan söyledikleri sözlere nasıl yansıdığını gösteren bir bakış. “Sincaplı Gece”de bu sinematik dili birinci tekil şahısla birleştirdiğim için, en azından Emine’nin içindekiler dile gelebildi. Senaryo mantığından kasıt, roman bölümlerinin film sahnesine benzemesiyse evet, bu kitapta bir sahne kurgusu var; “eksiltme” dediğim şeyi bu yolla gerçekleştirmek, “fazlalık” addedilebilecek şeyleri atıp insanların doğrudan karşı karşıya geldiği durumlara odaklanmak istedim.

»Kimileri yazılı kültür çağının bitip görsel kültür çağının geldiğini ileri sürüyor. Sizin bu anlatınızda böyle bir eğilim mi var?
Sanmıyorum. Sözcükler, sentaks - bunları bulmak, bu hale getirmek milyonlarca yılımızı aldı, bu süreçte biz de bambaşka yaratıklar haline geldik. Yazıyı ve dili aşacaksak bu da bugünden yarına olmayacak ve beraberinde büyük bir dönüşümü getirecek bence, başka bir yaratığa dönüşümü. Öyle “görsel kültür çağı”yla olacak şey değil.

»Teknolojik ilerlemeler ve ruh ilişkisi kitabınızda ana eksen. Teknoloji ile aramızdaki bağa nasıl bakıyorsunuz?
Teknoloji bağımlılığımız, uygarlığımızın narsisizminden geliyor. Keynes 1930’lardan günümüze baktığında, bugünün insanının haftada 15 saat çalışacağını öngörmüştü - öyle olmadı, çünkü iPhone sahibi olmanın güzelliğini, özgür olmanın güzelliğinden daha çok önemsiyoruz. Özgürlüğün bizi iPhone kamerasından daha güzel göstereceğini anlamayacak mıyız? Anlayacağız. Ama bunu anladığımızda zaten güzel görünme, dört bir yanımızı aynalarımızla ve yansımalarımızla doldurma merakımızdan da kurtulmuş olacağız.

Bu roman özeline gelince: hikâye gerçekten de bir “gizmo” fikrinden çıktı: bazı insanların kuvvetli olduğunu bir bakışta anlayabiliyoruz, çünkü gelişkin kaslarını görebiliyoruz. Aynı şey beyin kapasitesi/becerileri için de geçerli olsaydı, bunu görmemizi sağlayan bir teknolojik oyuncak geliştirilseydi nasıl olurdu? Romanı yazarken, buna medya teknolojisi de eklendi - daha “geri” bir teknolojiyi yeniden canlandırma üzerine kurulu bir gerilla mücadelesi fikri de böyle ortaya çıktı. Bütün bunları bir yandan “ruh”, bir yandan da “içerik” bağlamında değerlendirmek gerek tabii.

»Sincaplı Gece ismi bir şiirden geliyor. Şiir sizin edebiyatınızda ne kadar önemli bir yerde?
Edip Cansever 1983’te “Bu çocuğa söyleyin şiir yazmasın, düzyazı yazsın,” dediğinden beri şiir yazmıyorum. Bir dönem iyi sayılabilecek bir şiir okuruydum, uzun süredir değilim. Yine de o yıllardan bir şeyler yazdıklarıma sızar. Bu kitapta sincabın ve Turgut Uyar’ın “Geyikli Gece” şiirinin uyarlanmış halinin önemli birer motif olması belki de böyle bir sızmadır.