Kayıp Zamanın İzinde: Özge Samancı
MELTEM GÜRLE MELTEM GÜRLE
Özge Samancı, bu otobiyografik romanda bir taraftan çocukluktan gençliğe geçerken geçtiği inişli çıkışlı serüveni anlatırken, bir yandan da artık terk ettiğimiz bir yaşam biçiminin hatırasını ziyaret ediyor

Marcel Proust, kaybettiğimiz kişilerin ruhlarının, daha ilkel bir varlığın, bir hayvanın, bitkinin veya cansız nesnenin içinde tutsak olduğu yolundaki Kelt inancını kendine çok yakın bulduğunu söyler. Evet, ölüm bu ruhları gerçekten de bizden ayırmış, onları elimizden almıştır. Ama sadece bir süre için. Eğer şanslıysak, bir gün kaybettiğimiz ruhların hapsolduğu nesneye rastlayabiliriz. Sevdiğimiz ruhu barındıran bir ağacın ya da bir kayanın yanından geçtiğimizde, onunla yeniden buluşabiliriz. Onu tanıyıp özgür bıraktığımızda, büyüyü bozmuş ve ölümü alt etmiş oluruz. Böylece, hapsedildiği yerden kurtulan ruh yeniden bizimle yaşamaya başlar ve hayatımızın bir parçası olur.

Arkadaşım Özge Samancı’nın bir zamandır heyecanla beklediğim çizgi romanı Dare to Disappoint da benim üzerimde buna benzer bir etki bıraktı. Uzun zaman önce kaybettiğim ve bir daha hiç dönemeyeceğimi sandığım bir zamanı getirip yeniden önüme bıraktığı için bu kitaba yalnızca bir metin olarak değil başka bir yerden de bağlandım. Çoktan unuttuğumu düşündüğüm ne varsa, bu hikayeyle birlikte canlandı ve yeniden hayat buldu. Böylece, uzun süredir ayrı olduğum kayıp bir ruhla bir tesadüf eseri yeniden buluşmuş oldum.

kayip-zamanin-izinde-ozge-samanci-95898-1.

Geçtiğimiz ay ABD’de basılan Dare to Disappoint: Growing up in Turkey (“Düş kırıklığına Cesaret Et: Türkiye’de Büyümek” diye çevrilebilir mi?) 80’lerde Türkiye’de çocuk olmuş herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği, bu dönemi yaşamamış olanların da bir zamanlar Türkiye’nin nasıl bir yer olduğunu anlamak için okuyabileceği bir kitap. Özge Samancı, bu otobiyografik romanda bir taraftan çocukluktan gençliğe geçerken geçtiği inişli çıkışlı serüveni anlatırken, bir yandan da artık terk ettiğimiz bir yaşam biçiminin hatırasını ziyaret ediyor. Çocukların ekmek almak için bakkala gönderildiği, giderken yolda ya parayı ya da dikkatlerini kaybettikleri için bakkal amcanın insafına sığınmak zorunda kaldıkları, bazen de yollarını kaybedip kendilerini bambaşka bir yerde bulabildikleri bir dünya bu. Sürprizlerle, düşlerle ve her türlü yoksunluğa rağmen neşeyle dolu bir dünya.

Böyle deyince sadece çocuksu bir iyimserliğin hakim olduğu bir hikaye olduğunu düşünmenizi istemem. Türkiye’nin sert siyasi ikliminin izleri kitabın arka planında hemen hissediliyor. Önce 12 Eylül askeri darbesinin sonuçlarını görüyoruz: Sokağa çıkma yasağı, tanklar, askerler, Kenan Evren posterleri. Sonra Özal döneminin getirdiği sarsıntı başlıyor: Kimileri bir gecede zenginleşirken diğerleri de ayın sonunu getiremez hale geliyor ve ülke değişmeye başlıyor. Kahramanımızın üniversite yılları başladığında ise, Türkiye iyice karanlık bir yer artık: Kürt meselesi ile birlikte 90’ların acımasız siyasi ortamında kaybedilenler, katledilenler ve hapse düşenler hikayenin arka planına sızıyor.

Özge Samancı kendi hikayesini, Türkiye’nin yakın tarihini çok isabetli örnekler üzerinden özetleyen bu fonun üzerine yerleştiriyor. Hikaye açıldıkça, bizi önce İzmir’deki çocukluk yıllarına, sonra da İstanbul’daki lise ve üniversite macerasına doğru sürükleyip götürüyor. Böylece, bu ülkede yetişen bir genç kadının, kimi zaman bağnazlık çoğu kez de beklentiler yüzünden nefessiz kalsa da, sonunda önüne çıkan engelleri aşarak kendisini bulmasının hikayesini okuyoruz.

Bütün iyi romanlar gibi, Dare to Disappoint da aynı anda hem yerel hem de evrensel olmayı başarıyor. Türkiye’yi konu aldığı için sadece buraya özgü bir hikaye gibi görünse de, aslında erkeklere ait bir dünyada kendine yer bulmaya çalışan bir kadının yetişme hikayesini anlatıyor olması açısından başka coğrafyalarda da ilgiyle okunacak bir kitap olarak karşımıza çıkıyor. Kitabın Amerika’da yakaladığı başarıyı da buna yormak lazım herhalde. Türkiye için ise, bu kitabın kadınlar tarafından yazılacak başka oluşum romanlarına ilham vereceğini umduğumu söylemek isterim.

Bütün bunlar bir yana, benim için romanın en güzel bölümü, çocukluğun şiirli günlerinin anlatıldığı ilk kısmı. Süpermarketlerin, alışveriş merkezlerinin, gökdelenlerin olmadığı ve hayatın henüz büyük ihanetlerle kirlenmediği bir dünyanın hikayesi bu. Komşu teyzelerin ayağının dibinde ödevlerini bitirmeye çalışan, perdelerden elbise dolap kapaklarından darbuka yapan, evde telefon olmadığı için çat kapı gelen beklenmedik misafirlere sevinen çocukların hikayesi. Fırsatların sınırlı ama hayal gücünün sınırsız olduğu bir zamanın hikayesi.

Kitabı okurken, bu çocukların arasında kendimi de görür gibi oldum. Mandolin kursuna giden, Kaptan Cousteau hayranı olan, akşam “top patlayınca” koşarak eve giren ve Atatürk’ün gözlerinin her yeri gördüğüne inanan çocukluğum kitabın sayfaları arasından çıkıp karşıma dikildi. Okudukça içinde büyüdüğüm bu eski Türkiye’yi ne kadar özlediğimi fark ettim. Güleceğim yerlerde ağlayacak gibi oldum. Bazı sayfalara uzun uzun baktım. Bazılarını da dayanamadığım için hızlı hızlı çevirdim. Hatırlamak isteyip de hatırlayamadığım, unuttuğumu sandığım ama aslında hiç unutmamış olduğum ne varsa çıkıp geldi derinlerden.

Ruhları hapseden nesnelerden bahsederken Proust, geçmişimiz için de aynı şey geçerli olduğunu söyler: “Geçmişi hatırlama gayretimiz nafile, zihnimizin bütün çabaları boşunadır. Geçmiş, zihnin hâkimiyet alanının, kavrayış gücünün dışında bir yerde, hiç ihtimal vermediğimiz bir nesnenin (bu nesnenin bize yaşatacağı duygunun) içinde gizlidir.” Proust’a göre bu nesneye ölmeden önce rastlayıp rastlayamayacağımız ise tamamen tesadüfe bağlıdır.

Bu kitabın benim için böyle bir büyülü nesne, bir “ruh kapanı” haline geldiğini söylersem yanlış olmaz. Onun sayesinde, uzun süre önce izini kaybettiğim bir hayaletle –Türkiye’nin ruhuyla— yeniden bir araya gelebildim. İki yakasını bir araya getiremese de çalıp çırpmayı aklından bile geçirmeyen küçük memurların, veresiye defterindeki borçları yeri geldiğinde bir kalemde siliveren esnafların, kendi yaşayamadıkları hayatı çocuklarına sağlayabilmek için var güçleriyle çalışan namuslu insanların Türkiyesi idi bu. Her türlü yokluğa ve yoksulluğa rağmen iyi bir Türkiye idi.

Asıl malzemem olan çocukluğumu hatırlattığı ve bu sevgili ruhla beni yeniden buluşturduğu için Özge Samancı’ya minnet duyuyorum.

kayip-zamanin-izinde-ozge-samanci-95899-1.