Kendisi de geçmişte açlık grevi yapan Avukat Behiç Aşçı: İnsanların yaşaması asla iktidarın umurunda değil!
17.07.2017 09:22 RÖPORTAJ
Çocuklara ve kadınlara tecavüz edenlerin, katledenlerin dışarda gezdiği bir ülkede, işi ve onuru için direnen, açlık grevindeki iki insandan gelecek kötü bir haber, AKP’nin kaldıramayacağı bir yüktür

MELTEM YILMAZ @meltemmmylmz

KHK’yle ihraç edilmelerinin ardından “işimi geri istiyorum” talebiyle Ankara Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtı’nın önünde açlık grevi başlatan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın avukatı Behiç Aşçı, bu haftaki Pazartesi Söyleşisi’nin konuğu oldu.

Geçmişte ölüm orucu eylemlerinde yer alan bir isim olan Behiç Aşçı, Nuriye ve Semih’in başlattığı açlık grevinin, Türkiye tarihinde daha önce benzerine rastlanmayan bir destek gördüğüne dikkat çekiyor: “Türkiye’de bugüne kadar hiçbir açlık grevi ya da ölüm orucu, bu boyutta sahiplenilmedi. Yalnızca Türkiye’de değil, dünyada da sahiplenme anlamında böyle bir örnek görülmedi. Çünkü herkes biliyor ki, Nuriye ve Semih’in talebi haklı, meşru ve yasal.”

Behiç Aşçı, bugünkü iktidarın, yurttaşa 12 Eylül darbecilerinden de sert, baskıcı ve hukuksuz yaklaştığını söylüyor:
kendisi-de-gecmiste-aclik-grevi-yapan-avukat-behic-asci-insanlarin-yasamasi-asla-iktidarin-umurunda-degil-321224-1.


“12 Eylül’deki uygulamalar bugünün Türkiyesi ile asla kıyaslanmayacak kadar hafifti. Devrimciler gözaltına alınıyordu, işkence görüyorlardı ama bütün bir halk cezalandırılmıyordu. Bugün ise AKP, bütün bir halkı cezalandırılıyor. Ayrıca, 12 Eylül darbecileri, o dönem bu tip bir açlık grevi olmuş olsaydı, aydın, sanatçı, akademisyen ve bilim insanlarının böyle bir direnişe destek olması karşısında, AKP kadar direnmezdi.”

»Nuriye Gülmen ve Semih Özakça KHK kapsamında mesleklerinden ihraç edildikleri için başlattıkları açlık grevinin 131. günündeler. Hiçbir hukuki süreç olmadan insanların işlerine son verilmesi, sağlık ve sosyal güvencelerinin, emeklilik haklarının ellerinden alınması, dahası özel sektörün de bu insanlara kapılarını kapatması, “sosyal ölüm” olarak tarif ediliyor. Peki bu cezalandırma biçimi, bize ne anlatıyor?
15 Temmuz Darbe Girişimi’nden sonra başlatılan ihraçların değerlendirmesini yapmak için öncelikle atılanların niteliklerine bakmak gerekiyor. İhraç edilenlerin büyük bir çoğunluğu KESK’li, demokrat, solcu memurlar ve işçiler. AKP, Türkiye’yi bir yandan kendisi için, ama esas olarak da büyük tekeller için tam bir dikensiz gül bahçesine çevirmek istiyor. Nitekim Erdoğan, iş adamlarına yaptığı konuşmalarda niyetini de çok açık belli etti: “Nerde bir grev olsa, OHAL koşullarından faydalanarak müdahale ediyoruz, grevi yasaklıyoruz, daha ne istiyorsunuz” diyerek. Devletin kurum ve kadrolarında demokrat düşünceye sahip kimsenin yer almamasını sağlayan AKP; bir nevi Hitler faşizmi dönemindeki Almanya gibi bir devlet aygıtı yaratmaya çalışıyor. Böylece bütün işlerini hiçbir muhalefetle karşılaşmadan rahatça halledebilme arzusunda. İhraçların birinci nedeni bu… İkinci neden de, AKP’nin kadrolaşma çabası. Çünkü atılan kişilerin yerine kendi kadrolarını dolduruyor ve bu konuda herhangi bir ölçüsü de yok. Örneğin hukuk fakültesini bitirenleri, eğitimden geçip geçmediklerine hiç bakmadan, bir anda hâkim veya savcı olarak atıyorlar.

»Türkiye’deki açlık grevlerini en yakından bilen, yer yer bu eyleme katılan bir isimsiniz. Nuriye ve Semih’in başlattığı açlık grevini, bugüne kadarkilerden ayıran nedir; bu eylem hangi yönü/ yönleriyle öne çıkıyor?
Türkiye’de bugüne kadar hiçbir açlık grevi ya da ölüm orucu, bu boyutta sahiplenilmedi. Yalnızca Türkiye’de değil, dünyadaki sahiplenme boyutuna baktığımızda da böyle bir örnek görülmedi. Çünkü herkes biliyor ki, Nuriye ve Semih’in talebi haklı, meşru ve yasal. Aslında Türkiye açısından utanç verici bir tartışma ama, bu talebin yasal bir talep olduğunu dahi tartışmaya açıyor hükümet. Elbette yasal bir taleptir çünkü bu insanların işten atılması yasadışıdır çünkü işten atmayı sağlayan OHAL ve bu kapsamdaki kararnameler, AKP tarafından sınırsız bir şekilde uygulanıyor. Oysa ne anayasada ne de yasalarda sonsuz ve sınırsız bir OHAL ilan etme yetisi yok. Bir yanıyla bu. Diğer yanıyla da bu insanlar çok meşru bir hak olan direnme hakkını kullanıyorlar. Direnme hakkı da uluslararası hukukta yaklaşık 400 yıldan beri var.

»Nuriye ve Semih’e olan kamuoyu desteğinin, gerek ülke içinde gerek yurtdışında çok yüksek olduğunu belirttiniz. Peki iktidarın bu derece sansürlediği bir iletişim ortamında, sözünü ettiğiniz kamuoyu desteği nasıl mümkün oldu?
Evet, AKP hükümeti denetim altında tuttuğu tüm iletişim kanallarında yoğun bir sansür uyguluyor, buna internet, sosyal medya da dahil. Artık sansür için bir mahkeme kararına da gerek kalmadı. Öte yandan halkın kulaktan kulağa bir iletişimi var ki bunu ne engelleyebildiler ne de engelleyebilecekler. Aslında Nuriye ve Semih’in direnişinin sahiplenilmesi ilk günler bu kadar yoğun değildi. Hatta Nuriye eylemini tek başına yapıyordu, gözaltına alınıyor, bırakılıyor, ertesi gün tekrar başlıyordu. Sahiplenme zamanla arttı, dediğim gibi, halk arasında kulaktan kulağa yayılarak… Bir yanıyla da, bu direniş yavaş da olsa, dalga dalga yayılarak etkisini artırdı. Örneğin Düzce’de bir mimar, Malatya’da bir öğretmen, Bodrum’da, İstanbul’da, Kadıköy’de bir öğretmen direnmeye başladı ve bu direnişler çeşitli kentlere yayıldıkça Nuriye ve Semih direnişinin de sesi, soluğu oldular.

»Sizin de geçmişte içinde yer aldığınız açlık grevlerini anlatır mısınız? Nasıl bir direniş sergilendiniz, ne gibi kazanımlar elde ettiniz?
Ben 5 Nisan 2006’da ölüm orucu eylemine başladım ve eylemi 22 Ocak 2007’ye kadar sürdürdüm, 293 gün. Kendime ilişkin bir talebim yoktu. Müvekkillerimin yaptığı ve 2000’de başlayan ölüm orucu eyleminin taleplerini sahiplenmek içindi. Onların talepleri de şuydu: F tipi hapishanelerde tecrit var, bu tecrit kaldırılsın. Bu direnişteki yanlış tıbbi müdahalelerde 600’e yakın insan sakat kaldı, 120 insan hayatını kaybetti. Ben bu eylemin dışardaki sesi olmaya çalıştım. Ve sonunda, Adalet Bakanlığı’nın, F tipi hapishanelerde sohbet hakkı diye bir düzenleme yapması ve bu genelgenin tutuklularca kabul edilmesiyle eylemi bıraktık. Bu genelgeyle, sohbet hakkı, hapishane idarelerinin hiçbir disiplin kurulu ile yasaklayamayacakları bir hak olarak düzelendi.

»Peki devletin yaklaşımı açısında, o dönemki açlık grevleri- ölüm oruçlarına yaklaşım ile Nuriye ve Semih’inkine olan yaklaşım arasında ne gibi farklar görüyorsunuz?
Devletin bakış açsında değişen hiçbir şey yok. 2000’de de o dönemim iktidarı olan parti sözcüleri “Gizli gizli yiyorlar, kantinleri yağmaladılar” dedi. Bugün de AKP’nin İçişleri Bakanı “Geceleri yiyorlar, gündüzleri açlık grevi yapıyorlar” diyor.

»Ancak bu dünyanın her yerinde devletin açlık grevlerindeki eylemcilere karşı benimsediği kalıp söylem. Bunun dışında?
Evet, demogoji ve sansür politikası değişmedi. Kısacası zihniyet değişmedi ama AKP, geçmişteki hükümetlere nazaran çok daha büyük bir baskı uyguluyor. Açlık grevindekilerin taleplerinin sesi olmaya çalışan herkes tehdit ediliyor. Aydınlar, direnişin 111. gününde bir ilan yayımladılar diye AKP ve İçişleri Bakanı tarafından açık bir biçimde tehdit edildi. Dahası, Nuriye ve Semih, ilk duruşmaya bile çıkmadan yasa dışı illegal bir örgütün üyesi ilan edildi. Hatta İçişleri Bakanı, bu konuda polisin ve istihbarat kurumlarının tespitleri var, onlara güvenmek zorundayız dedi. Ne yani, yargılama hakkı ve yetkisi polise ve istihbarat kurumlarına mı devredildi? Mahkemelere gerek yok mu?

»Yani bugün çok daha sert, baskıcı, hukuksuz bir yönetim anlayışı olduğunu söylüyorsunuz.
Elbette. Örneğin Süleyman Soylu’nun yaptığı savunuyu, 2000’deki ölüm orucunda, o dönemin iktidarda olan partileri yapamamıştı. O dönemki koalisyon “Biz polisin ve MİT’in tespitlerini temel alırız” diyemediler. En azından mevcut yasalara saygı göstermek zorunda hissettiler kendilerini. Ama AKP’nin bakanlarının yasalara hiç saygıları yok, kendilerini yasalara uymak konusunda sorumlu hissetmiyorlar. Öte yandan halktan, milyonlarca insandan yasalara uymalarını bekliyorlar. Sonuç olarak bugünkü koşullar, 12 Eylül koşullarını da, 2000’in koalisyon hükümeti koşullarını da kesinlikle mumla aratan koşullar.

»12 Eylül’de ihraç edilen akademisyenler, ki o zamanki sayı şimdikinin 20’de biri kadardı- Nuriye ve Semih’in başlatmış olduğu gibi, aynı talepler ve aynı koşullarda bir açlık grevi başlatmış olsalardı, ne olurdu, nasıl bir reaksiyon alırlardı?
12 Eylül bir askeri darbeydi, ülkede anayasa ve tüm yasalar askıya alınmıştı. Ama yine de o günkü uygulamalar bugünün Türkiyesi’ndeki uygulamalarla asla kıyaslanmayacak kadar hafifti. Örneğin devrimciler gözaltına alınıyordu, onlara yardım edenler gözaltına alınıyordu, işkence görüyorlardı ama bütün bir halk cezalandırılmıyordu. Bugün AKP, bütün bir halkı cezalandırılıyor. Bakın, Şırnak boşaltıldı. 12 Eylül dönemimde bunlar yaşanmadı. Aynı şey, Nuriye ve Semih’in durumu için de geçerli. Nuriye ve Semih’in, direnişleri devam ederken, birdenbire yasadışı örgüt üyesi oldukları “keşfediliyor.” Oysa bu insanlar herhangi bir davadan yargılanıp ceza almış değiller. Ayrıca, 12 Eylül darbecileri, o dönem bu tip bir açlık grevi olmuş olsaydı, aydın, sanatçı, akademisyen ve bilim insanlarının böyle bir direnişe destek olması karşısında, AKP kadar direnmezdi. AKP korkunç bir şekilde direniyor. Tabii insan şunu merak ediyor, neden direniyorlar, neyi kaybetmekten korkuyorlar?

»Evet, bu direncin gerisinde siz ne görüyorsunuz?
AKP, Türkiye’de kullanılan her iki oydan birini almakla övünen bir parti. Ama pratik hiç de ona denk düşmüyor. Sıradan bir basın açıklamasından da, açlık grevi eyleminde de, herhangi bir davadan da, konserden de; her şeyden korkuyor! Demokratik hakların tamamından, örgütlenmeden, ifade özgürlüğünden korkuyorlar! Eğer AKP, gerçekten yüzde 50 oy alan bir parti olmuş olsaydı, bunların hiçbirinden korkmaması gerekirdi. Ama pratik öyle değil. Pratikte her şeyden korkuyorsa, demek ki iktidarın gücünü oturtmamış bir partiden söz ediyoruz. Bakın, önceden polis, evlerde, sokaklarda devrimcileri katlediyordu, ama bugün artık herkesi katlediyor. Taybet Ana’nın durumu, o halktan biriydi ve işkence ile katledildi. Ve bizden de, bu durumu kanıksamamız isteniyor. Aynı şeyi Nuriye ve Semih üzerinden yapmaya çalışıyorlar. AKP; çok kötü bir zemin üzerinden yürüterek, tartışmayı onların hayatları üzerinden yapıyor. Bekir Bozdağ, “Nuriye ve Semih bize emanet” dedi ama bu nasıl bir emanetse, 24 saat boyunca sağ mısın, ölü müsün diye soran bir gardiyan kontrolü var, hepsi bu. Güvenliğin, emanetin ölçüsü bu mudur? Halkın güvenliği ve hayatı umurlarında değil.

***

AKP’nin kaldıramayacağı bir yük olur

»Peki biz, Nuriye ve Semih adına korkmalı, daha doğrusu endişelenmeli miyiz? Önümüzdeki günlerde onları ne bekliyor? Sağlık durumunun kritik seviyede olduğu malum…
Açlık grevlerinde, eylemcilerin belli bir günden sonra sağlıklarının daha da ağırlaştığını düşünürüz ama gerçekte öyle değil. Örneğin, açlık grevinin henüz 30. Gününde Wernicke Korsakoff hastalığına yakalanan kişiler de var. Zira insan bedeninin açlığa verdiği tepki aynı değil. Nuriye ve Semih’in durumu da öyle. Açlık grevinin 131. günündeler ve eylemin büyük bir kısmını Yüksel Caddesi’nde yaptılar ki oradaki yıpratıcılık çok daha fazladır. Bu demek oluyor ki, her an sağlıklarına ilişkin çok kötü bir haber beklememiz gerekiyor.

»Yalnızca bizim; biz yurttaşların mı?
Hayır, yalnızca biz değil, AKP de beklemeli. Zira işi ve onuru için direnen iki insandan birinden gelecek kötü haber, AKP’nin kaldıramayacağı bir yüktür. Nuriye ve Semih ne yaptılar, onların işledikleri bir suçtan bahsedilebilir mi? Çocuklara, kadınlara tecavüz edenler, katledenler sokaklarda gezerken, hükümet yetkilileri Sedat Peker’le poz verirken, işi ve onuru için direnen iki emekçi şu an ömürlerini yiyorlar.

***

Nuriye ve Semih son derece kararlı

»Nuriye ve Semih’le görüşmelerinizden, duyumlarınızdan ne izlenim ediniyorsunuz? Son dönemde ne düşünüyor, nasıl hissediyorlar?
Nuriye ve Semih bu konuda çok kararlılar. Sağlık durumları kötü gidiyor, bunun kendileri de farkındalar ama moralleri çok iyi. “Bize asla açlık grevini bırakın diye gelmeyin” diyorlar. Aynı zamanda özgürlüklerini de tartışma konusu yapmıyorlar. “Bizim özgürlük talebimiz yok, bizim talebimiz işimize geri iademizin yapılması” diyorlar. Bakın, insanlarda AKP’nin ya da başka bir partinin yok edemeyeceği bir adalet duygusu vardır. FETÖ’ye karşı mücadele adı altında Nuriye ve Semih’e bu kadar zulüm yapan AKP iktidarı, bugün ya da bir gün, şunun açıklamasını yapmak zorunda kalacaktır: O partinin başında olan kişi Fetullah Gülen Cemaati’ne ne istediyse verdik diyen kişidir. Oysa Nuriye ve Semih FETÖ’ye hiçbir şey vermediler ama OHAL kapsamında işten çıkarılarak, 20 kat misli zulme maruz kalıyorlar.