Maskülen korkuların ilacı*
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

Korku sinemasının başyapıtlarından Rosemary’s Baby’nin (Roman Polanski, 1968) tek cümlelik özeti basitçe şöyledir: ‘Şeytanın veliahtını dünyaya getirmek için seçtiği Rosemary Woodhouse adlı genç kadının başından geçen korkunç olaylar.’

Ama aslında film -ve temelde Ira Levin’in romanı- kariyerinde zirveye tırmanmak için karısını şeytana satan bir oyuncunun hikayesidir. Lakin Rosemary’nin kocası Guy o kadar silik bir karakterdir ki, anlatı şeytanla kurbanının -alışveriş nesnesi olarak Rosemary’nin- ilişkisine yoğunlaşırken erkekler arasındaki pazarlık görünmezleşir.

Rosemary karakteri izleyicinin algı evreninde hem fiziksel hem de psikolojik açıdan güçsüz bir kadın profili yaratmaya yönelik kodlamalarla kurulmuştur: Çok kısa kesilmiş saçlarıyla ergenlik çağındaki tecrübesiz bir oğlan çocuğunu andıran aktris Mia Farrow’un solgun teni ve zayıf vücudu Rosemary’nin endişeli, kendi başına karar verebilmekten aciz ve teslimiyetçi karakteriyle birleştiğinde ortaya ‘ele geçirilmeye hazır’ ideal kurban çıkar. Rosemary’nin tek yapabildiği, etrafındaki erkekler tarafından kendisine biçilmiş annelik rolünü kabullenmektir. Rosemary, erkek anlatıcıların kadınıdır, tıpkı ‘bakire’ Meryem gibi… Kendi iradesi dışında alınan kararlar sonucu anne olmaya zorlanan genç kadın hep oğlunun yanı başında durmak, onu ‘baba’nın istediği gibi yetiştirmekle yazgılıdır.

Neyse ki bu hafta bu durumu değiştirmeye niyetli gibi görünen bir film gösterime girdi: XX/Korku Tüneli. Dört kadın yönetmenin dört korku öyküsü anlattığı filmin ilk epizodunda son derece güçlü, ürkütücü ve ölümcül bir varoluş hikayesi, ikinci epizodda trajikomik bir Odipus-Elektra kapışması izliyoruz. Kadını aşırı derecede anlamsız bir şiddetin öznesi olarak sunan ve bu sırada erkek-egemen bakışı yeniden üreten üçüncü epizod filmin tek zayıf halkası. Ve nihayet, 50 yıl önce hikayesi erkekler tarafından anlatılan Rosemary’nin o satış ve tecavüzden sonra yaşadıklarını feminist yönetmen Karyn Kusama’nın objektifinden izlediğimiz Her Only Living Son (Yaşayan Tek Oğlu) başlıklı dördüncü epizod geliyor. Aeon Flux (2005) ve Jennifer’s Body/Kana Susadım (2009) gibi filmlerinde erkek-egemen statüye ilginç şiddet yöntemleriyle karşı çıkan, bu yüzden de ne yazık ki aslında zayıf kadın karakterler yaratmış feminist yönetmen Karyn Kusama’nın bu filmdeki bakışı o kadar güçlü ki, tek başına bu öykü bile feminist korku sinemasını yeniden oluşturacak bir enerji yayıyor.

Adını değiştirip çocuğuyla uzaklarda bir kasabaya yerleşen Rosemary/Cora, oğlunu 18. yaşına hazırlarken aslında bu kasabanın da 50 yıl önceki olayların yaşandığı apartman gibi şeytan için ‘tasarlanmış’ bir mekan olduğunu anlıyor. Bu sefer baba-oğul komünyon için buluşacak, oğul kabul edilerek taç giyecek! Annenin yapması gerekense, tıpkı birincil anlatıdaki (Meryem ve İsa) gibi, bu mukaddes yolculukta oğlunun yanı başında durmaktır -Stabat Mater: çarmıha gerilen oğlunun yanında duran anne… Ama Rosemary bu sefer teslim olmuyor; sadece babaya değil, patolojik bir şiddet eğilimi sergileyen oğluna da göz yummayı reddediyor. Mesela okulda bir kıza şiddet uyguladığında oğlunun cezalandırılmasını istiyor ve o zaman anlıyor ki iktidar baba-oğulun hizmetkârıdır…

Ama olsun, Rosemary tek başına baba-oğul iktidarının karşısına çıkıyor, oğulu babaya vermeyi reddediyor. Bu babanın ‘babayı alması’ öyküsünün FETÖcülerle RTEcilerin eril şiddetinin ortalığı kan gölüne çevirdiği korkunç bir gecenin yıl dönümüne denk düşmesi de cabası!

*Dikkat! Bu yazı bolca ‘spoiler’ içeriyor.