Mektup, kitap ve kuş yemi
19.03.2017 10:07 BİRGÜN PAZAR
Herkes ne çok şey anlatıyor bilsen. Söz kalabalıklaştıkça lime lime dökülüyor. Yerlere eğilip toplamaya çalışırken bir cümle arıyorum. Nasıl oldu, neden, uzun kalır, her şey belirsiz, dayanamaz, en az altı ay diyorlar. diyorlar, diyorlar…

FUNDA DÖRTKAŞ

Doğmamıştım. Annemin karnında, yazılmamış bir mektuba hitaptım. O korunaklı, küçük dünyanın içindeki kadardım. Hiçtim. Seçemediğim bir tarihin sabahına dünyada uyandım. Doğmakmış adı. Doğdum. Doğduğu gün öleceği tarih belli olandım. Sevgili ben, sadece ben, adım ve ben. Mektup böyle başladı.

Hatırlar mısın sen on yedi yaşındaydın, ben on üç yaşımın başlarındaydım. Kapıyı açtığımda gözlerinin kenarına iliştirdiğin gülümsemenle elime tutuşturuverdin mavi kafesi. Senin, dedin. İnsan mutluluktan neden kendine bile şaşırdığı heyecanı içinde taşıyamazmış o gün öğrendim. Henüz yavru olan bir muhabbet kuşunun aramızdaki kardeşlik bağına yıllar sonra bu denli kanat çırpacağını bilemedim. Sevinçli bir günün, özlemeye mahcubiyeti ne kekre bilsen. Tavanların derdi neden gecede, anlıyor insan aklındaki cümlelerin arasına virgülleri yerleştirirken.

y,a,s,a,k m,e,k,t,u,p

Saydım. Rakamları yan yana dizince çok oldu, zamanın hızından utandım. Geriye doğru gittim. Olmadı. Okuduğum kitapların arasında kurutulmuş çiçeklerin yıllara kafa tutan inatçılığına eklendim. Sesindi. Altmış altı gün, dedin. Ellerim kulaklarımda durdum. Durunca geçmiyormuş. Yan yana altılar, sağı solu aynı. Başa dön, dedim. Hatırlamanın lisanında eksik bir şey bırakmışlar. Sormayı hayattan hesabı, hatırlamak istediklerini bu kadar biriktirip kuş yemi gibi pencerelere bırakışının hesabını… Altmış altının birinci sabahı balkon demirlerinin ucundaydı. Ürkütmemek için seslenemedim, adını… Yedi harf kırk boğum oldu, gözümde kaldı. İçeri girip pencereyi açtım. Herkesin bir mektubun ilk cümlesi olmaya hakkı vardı. Bekledim. Kanatlarını sana açıp içeriye girdiğinde ne yapacağımı bilemedim. Yorulmuş ve korkmuştu. Gel, dedim usulca. Seni çağırır gibi. Kapıyı usulca kapatıp kendime sakladım o özgürlüğün cıvıltısını. Bencilce biliyorum. Bizim çocukluğumuzdu, bırakamadım. Hani pamuk şekeri yedikten sonra üzerine su içince içine karışacağını zannedersin ya tadının, hayat öyle olacakmış gibi, senin tutuklandığın gün uçup gelen kuşu çocukluğumuza emanetçi olsun diye tuttum. Gidip kuş yemi aldım telaşla. Avucumun içinden yer sandım, baktı, tedirgin bir kanat çırpışla duvarın diğer tarafına uçtu. Ses etmedim.

y, a, s, a, k, k, u, ş, y, e, m, i

Herkes ne çok şey anlatıyor bilsen. Söz kalabalıklaştıkça lime lime dökülüyor. Yerlere eğilip toplamaya çalışırken bir cümle arıyorum. Nasıl oldu, neden, uzun kalır, her şey belirsiz, dayanamaz, en az altı ay diyorlar. diyorlar, diyorlar… Kesif bir uğultu. Uğultu genişledikçe küçülüyor küçülüyor insanlar. Kısa bir an, kısa bir mektup, kısa bir ses, kısa bir konuşma, kısa bir özlemek. Kafam daha büyük olsaydı keşke. Bütün kısa dediklerimi bildiğim uzun olanlara ekleyebilseydim. Evham, içimde boylu boyunca, en uzun haliyle yerini yadırgamadan durup duruyor. Rüya, diyorum. Ama bazı harfler yazıldığı kadar kolay bir araya gelmiyor. Okuduğum kitaplarda arayıp bulamadığımı nerede soluklandırsam diye düşünürken, tavanın beyazlığına bir yasak daha siyah leke gibi yapışıyor. Gözümü kapatıyorum. Biz, ruhumuzdakileri birbirimize bir minik kuşla anlatırken kitaplar kekeme kalıyor. Duvarları aşamadıkça yüzüm, kalbime dökülüyor.

y, a, s, a, k, k, i, t, a, p

Doğmuştum. Hayatımdan giden her kim varsa bir mektup bıraktı. Hitapsız. Kendim kadardım. Ses etmedim. Şimdi, altmış yedi olacak gün doğmadan gecenin korkusuna gönderilemeyen bir mektuba kağıdım. Mektup, kitap ve kuş yemi. Avluna gelen kuşların, verilmeyen mektupların ve okuyamadığın kitapların hatırına özlemle gözlerinden öperim.