Organizmalar bedenin düşmanı
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL
Bir dalga bekliyoruz şimdi, bir duyumsama dalgası. Bedenleri boylamasına katedecek ve titreştirecek: Organsız bedenlerin dalgası. Kendi dışımıza çıksak ve bir film izler gibi izlesek hayatımızı! İnanın, hayatımız değişecek

O kadar gömüldük ki mevcut şeyler düzenine, neler olup bittiğini göremiyoruz; sezinlesek bile çırpındıkça daha fazla gömülüyoruz. Dışarı çıkmayı öneriyorum. Kolay değil, biliyorum. Benim önerim, nelerin olup bittiğini görebilmek ve kendi hayatımızı bir nesne gibi seyredebilmek için, Nesimi’nin ‘Haydar Haydar’ olarak bilinen nefesindeki gibi bir yükseliş: “Kâh çıkarım gökyüzüne seyrederim âlemi/Kâh inerim yeryüzüne seyreder âlem beni”. Ne denli berbat bir bataklığın içine gömüldüğümüzü anlamamız için, mistik bir deneyim olarak olmasa da, en azından düşünsel bir etkinlik olarak kendi bedenlerimizin dışına çıkmak ve dışarıdan bakabilmek kendimize; çok ihtiyacımız var. Nasıl nesneleştiğimizi, tüketim toplumunun nesneleri arasında bir nesne olduğumuzu görebilmek. Bir zamanlar “düşünüyorum o halde varım” diyenler, şimdi “tüketiyorum o halde varım” diyorlar. Tükettikçe tükeniyoruz oysa, yakalandığımız tuzaklarda kendimizi yiyip bitiriyoruz. Tüketim toplumunun maymun tuzaklarına yakalandığımız an, devlet denilen devasa ve acımasız organizmanın organına dönüşmüşüz demektir. Hani, maymunun avucundakileri bırakmak istemediği için sıkılı yumruğunu bir türlü delikten çıkaramadığı ve durmadan enselendiği tuzaklar. Foucault’nun tabiriyle dispozitifler; yani bizi yakalayan, yönlendiren, belirleyen, modelleyen ve denetleyen iktidar aygıtları.

Dışarı çıkıp ya da yükselip kendimizi ve âlemi seyretmeden nelerin olup bittiğini kavramamız mümkün değil. Seyirci olmaya o kadar alıştık ki gösteri toplumunun seyircileri olarak bize hazır yapım seyirlikler sundular, sırf yaşadığımız bataklığa alışalım diye. Bir ‘otoskopi’ yaşamalı; yani kendi dışımıza çıkıp kendi gözlerimizle seyretmeliyiz olup bitenleri. Nasıl yakalandığımızı, biçimlendirildiğimizi ve bir organizmanın organına dönüştüğümüzü, yani hayatımızı bir film şeridi gibi izlemek. Hep derler, ölmeden önce hayatınız bir film şeridi gibi gözlerinizin önünden akarmış. İş işten geçtikten sonra, ölürken değil, yaşarken izlemeli bu filmi. Tüm yaşama el koyarak doğacak olanın ve doğmasıyla birlikte mevcut şeyler düzenini değiştirecek olanın ölü doğması için elinden geleni yapan boğucu iktidarın elinden yaşamı kurtarmak. Şimdi ve gelecek, geçmişte saklı, film şeridinin geçmiş karelerinde.

Yakalandık bir kere ve bedenimiz devlet denilen organizmanın yeri ve işlevi sabit bir organına dönüştü. Oysa Antonin Artaud bizi uyarmıştı: “Organizmalar bedenin düşmanları”. Geçmişten kareler, yıl 1159; ‘Policraticus’ adlı yapıtında Salisbury’li John devletin organlarını, yani bizi anlatır: “Devlet (res publica) bir bedendir”. Bu bedende hükümdar baştır. Gözlerin, kulakların ve dilin yerinde yargıçlar ve eyalet valileri vardır; para işleriyle uğraşanlar, tüccarlar mide ve bağırsaklara yerleştirilmiş. El ve kollar, memurlar ve askerlerdir; ayaklar ise köylüler ve işçiler. Devlet, üçüncü şahıs olarak aramıza girmiş ve bir zamanlar aramızda kurduğumuz doğrudan ilişkileri kopararak bedenlerimizi kendi organına dönüştürmüştür.

Kendimize doğanın içinde korunaklı bir yuva açmış ve toplumsal bağlarla bağlanarak içinde devineceğimiz yaratıcı kurumlar inşa etmiştik. Sonra devlet çıktı, bir organizma olarak ve aramıza girerek ilişkilerimizi kendi üzerinden dolayımladı; dolayımlandık. Ne kurumlarımız var ne de toplumsal bağlarımız, doğrudan devlete bağlandık, devletin organlarıyız artık. Ve bedenimizde derin yaralar açan yasalarımız var şimdi; her gün yenilerini ekliyorlar. Deleuze yaşasaydı, tiranlık derdi buna: “Tiranlık yasaların çok, kurumların az olduğu bir rejimdir; demokrasi ise kurumların çok, yasaların pek az olduğu bir rejim. Yasalar kendilerinden önce gelen ve insanları güvence altına alan kurumlar üzerinde değil de doğrudan insanlar üzerinde uygulandığı zaman baskı ortaya çıkar” (Issız Ada ve Diğer Metinler, Bağlam). Bir dalga bekliyoruz şimdi, bir duyumsama dalgası. Bedenleri boylamasına katedecek ve titreştirecek: Organsız bedenlerin dalgası. “Organsız beden, organlardan çok, organizma adını verdiğimiz, organların organizasyonuna karşı çıkar” (Deleuze). Kendi dışımıza çıksak ve bir film izler gibi izlesek hayatımızı! İnanın, hayatımız değişecek.