Orta sınıf hıncı ve Suriyeliler
Fatih Yaşlı Fatih Yaşlı
Nereden başlamalı, nasıl anlatmalı acaba? Daha birkaç ay önce, büyük şehirlerde art arda bombalar patladığında günlerce sokağa çıkamayanların, AVM’lere gidemeyenlerin, Whatsapp gruplarında “Bugün şuraya saldırı olacakmış, BM’de çalışan kuzenimin arkadaşının oğluna söylemişler” muhabbeti yapanların, korkunç bir savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınmış insanlara “Vatanlarını savunmak yerine kaçıp buraya geldiler” demelerinden mi örneğin?

Ya da herhangi bir iç savaş ihtimalinde arkasına dahi bakmaksızın Bulgaristan sınırına doğru topukları kıçlarına değecek şekilde herkesten önce koşacakların, çoluğunu çocuğunu kurtarmak adına iç savaştan kaçan insanlara “Burada ne işiniz var, dönsenize ülkenize” demesinden mi?

AB bugün vizeyi kaldırıp çalışma ve vatandaşlık izni verse hiç düşünmeden tası tarağı toplayıp çekip gidecek olanların, hem “bu vatan bizim” sahteciliği yapmasından, hem de benzer şeyleri talep eden insanları “vatan hainliği” ile suçlamasından mı mesela?

Veya aynı anda hem “Bizden rahat yaşıyorlar” manşetlerine bakıp “doğru” diyen, hem de trafik ışıklarında önlerini kesen Suriyeli dilenci çocuklara bakarak, “Her yer dilenci doldu” diye söylenebilen şizofreninin azımsanmayacak sayıda kişiyi esir almasından mı?

Türkiye’de bir “muhaliflik” türü, bir “muhalif tiplemesi” var. Muhalifliğinin motivasyonunu “eski Türkiye’nin sahibi” olma iddiasından alıyor, o iddia müflis bir aristokratın kibri misali üzerine yapışmış durumda, onu bir türlü atamıyor. Laikliği basitçe yaşam tarzı savunusu zannediyor, gericiliği sömürü düzeniyle asla ilişkilendirmiyor, misal imam-hatipleştirmeyi görüyor da, meslek liselileştirmeyi görmüyor, imam ve ara eleman olmak dışındaki seçeneğin sadece özel okul ve eğitimin özelleştirilmesi olmasını umursamıyor.

Bu tiplemenin muhaliflik adına en büyük aktivitesi Sözcü manşeti okuyup iç serinletmek olabiliyor, üzerine biraz Çölaşan öfkesi, biraz Özdil ironisi, biraz da Uğur Dündar popülizmi eklenip Facebook’ta “Uyu Türkiye’m” paylaşımı yapılınca işlem tamam, bugünkü muhalifliğimizin sonuna geldik. Örgütlenme yok, elini taşın altına koyma yok ama çokça laf, çokça hamaset var.

Aynı “muhalif” türü ya da bir versiyonu, eğitimli olduğu, Starbucks’ta oturduğu, Game of Thrones izlediği, içki içtiği ve bunlar üzerinden bir “statü” tarif ettiği için kendini “orta sınıf” zannediyor. Bir “beyaz yakalı” olarak kendini “mavi yakalılar”dan ayrı tutuyor, kendisinin de bir değer ürettiğini ve o değere el konulduğunu, dolayısıyla kendisinin de bir emekçi olduğunu ya bilmiyor ya da bilmezden geliyor ki; statü sınıfı yenebilsin, kendini olduğundan farklı hissedebilsin.

Bu tipleme, “statü yanılgısıyla” bezeli bir milliyetçiliği yeniden ve yeniden üretiyor. Yoksullara yönelik öfkesi ile kimi zaman Kürtlere kimi zaman Suriyelilere yönelik öfkesi iç içe geçiyor. Meseleye bir yandan “Biz çalışıyoruz onlar yiyor” diye, öte yandan “Kaçakçılık parasıyla hepsi Mercedes’e biniyor” diye bakıyor. “Türk” olmanın kendisi burada sınıfsal bir şeye dönüşüyor, laiklik ise sahip olunan statüyü korumanın bir aracı işlevine indirgeniyor. Buradan Koç’a övgü de çıkıyor, sığınmacı düşmanlığı da, yoksullara yönelik nefret de.

Türkiye günlerdir Suriyelilere vatandaşlık meselesini tartışıyor. Taşrada ve alt sınıflarda muhafazakâr milliyetçilikle iç içe geçmiş yabancı düşmanlığının ve Suriyeli sığınmacıların ücretleri kırmasından kaynaklı sınıf rekabetinin beslediği tutumun büyük şehirlerde ve “orta sınıf”taki yansıması “Üniversiteye sınavsız giriyorlar, şu kadar burs alıyorlar, bizden iyi yaşıyorlar” şeklinde tezahür ediyor.

Hal böyle olunca, dinci-mezhepçi nüfus mühendisliği ve yeni seçmen yaratma planlarından duyulan haklı kaygılardan kaynaklı “Vatandaşlığa hayır” gibi politik ve makul bir pozisyon, “Ülkemizde Suriyeli istemiyoruz” şeklindeki ırkçılığı tartışılmaz bir pozisyona dönüşebiliyor. Rejimin Suriye’ye yönelik yıkım politikasını, laiklikle sömürü düzeni arasındaki bağlantıyı, gericiliğin basitçe yaşam tarzlarına saldırmak olmadığını, sığınmacıların ucuz emek deposu olarak kullanıldığını ve emekçilerin birbiriyle rekabete ve düşmanlığa zorladığını göremeyen bu “orta sınıf hıncı” esas sorumluya değil, zayıfa, güçsüze, mağdura yöneliyor, bir “yanlış bilinç” hali olarak acısını gariban Suriyeliden çıkarıyor.
Bu yanlış bilinçle, bu hınçla, bu yabancılaşmayla “kavga etmek” durumundayız. Gericilikle ettiğimiz gibi değil ama “Bunlar laik, seküler, modern, bunlar bizden” kolaycılığı da değil, adıyla sanıyla “Sınıfını bil hizaya gel” kavgacılığı. “Kendi ülkemde mülteciyim diyorsan, bunun nedeni mülteciler değil, başına vurup ekmeğini elinden aldıklarında sesini çıkarmaman” diye bağıran, bundan çekinmeyen bir tutum yani!