Ortadoğu ve Türkiye uzmanı Brauns: Erdoğan ateşe benzin döküyor
26.08.2015 09:30 GÜNCEL
"Erdoğan gerilim üzerine bir stratejiyi dayandırıyor. Bir korku ortamında kendini ulusal bir kurtarıcı olarak sunmak istiyor. Bugün Erdoğan’ın sürekli ateşe benzin döktüğü bir durumla ilişki içindeyiz"
BURAK SOYER
[email protected]

7 Haziran seçimleri sonrası Türkiye kaynayan bir kazana dönüştü. Her gün gelen ölüm haberleri halkı derinden sarsarken, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın da ‘katkı’larıyla hükümet kurulamaması ülkeyi tekrar seçime götürüyor. Bölgede dinmek bilmeyen çatışmalar, büyük kentlerde saldırı alarmları ve seçim üçgeninde Türkiye’de yaşananları Ortadoğu ve Türkiye uzmanı, Alman Die Junge Welt gazetesi yazarı Dr. Nick Brauns’la konuştuk. Brauns’a göre Erdoğan, ‘tek adam’lığa giden yolda ateşe benzin döküyor.

PKK ve Türkiye arasındaki ateşkes sona erdi, her gün ölüm haberleri geliyor. Süreç nereye gidiyor sizce?

Bunu anlayabilmek için ateşkesin iki tarafındaki aktörlerin farklı amaçlarına bakmak gerek. İki buçuk yıl önce AKP’nin başlattığı ‘sözde barış süreci’nin Kürt sorununa askeri bir çözüm olmadığı anlaşıldı. AKP başından beri dindar Kürtleri kazanmak için Kürt sorunuyla değil PKK’nın silahsızlandırılmasıyla ilgilendi. PKK da başından beri bunun farkındaydı. Ama PKK, AKP’nin bu süreçte aradığı ilerlemeyi kolaylaştırdı. Böylece pozitif iklim yaratılmış oldu. Bunu kısmen de olsa HDP’nin seçim başarısında görmek mümkün. Hukukun değişmesi, parlamentonun ilgisi gibi konularda AKP’nin hiçbir ciddi adımı olmadı. Bunun yerine yeni bir savaşa hazırlandı. Ateşkes esnasında PKK tarafından zaten temizlenmiş askeri bölgelere yeni üsler yerleştirdi. Bu nedenle işlem Öcalan’la görüşmeyle sınırlı kaldı ve HDP de Kandil’e giden ‘postacı’ oldu.

Bütün barış süreci boyunca görevlerini yerine getiren Kürtler, AKP’nin zamanında oyunun parçası oldu. Erdoğan’ın görüşüne göre bu Dolmabahçe deklarasyonunun sonunda oldu. Çünkü Erdoğan, Kürt ve Türk milliyetçilerinin oylarını aynı anda AKP’de toplamanın mümkün olmadığını gördü. Demirtaş’ın ‘Seni başkan yaptırmayacağız’ açıklamasıyla birlikte Erdoğan’ın anayasal değişiklikle başkanlık sistemine geçiş umudu da nihayet gömüldü. Bundan sonra Erdoğan neredeyse HDP’ye savaş açtı. Seçim kampanyası sırasında HDP üyelerine ve seçim ofislerine çok sayıda saldırı vardı. Bunların hepsi Ülkücüler tarafından değil bu kez AKP tabanından da yapıldı. Seçimlerden sonra ise Kürtlere düşmanca politikalar besleyen savaş açtı. AKP, yeni savaşını, HDP ve MHP’yi zayıflatmak için açtı. HDP’nin terörist fonksiyonlara sahip bir parti olduğuna dikkat çekildi. Böylece AKP, anti Kürtlerin oyunu almayı düşündü.

Kürt sorunu askeri yöntemlerle çözülemez. Aynı noktada yeni Türk hükümeti Kürt özgürlük hareketiyle görüşmek zorunda. Yoksa Kürt ve Türk gençlerinin kanları daha fazla dökülmeye devam edecektir. AKP bu tarihi sorumluluğu üstlenmek zorunda.

SİLOPİ VE VAN, KOBANE VEYA CEZİRE DEĞİL

Bölgeden ‘özerklik’ haberleri geliyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Daha önce de bölgede Kürt hareketinin özerklik çağrıları yaptığına tanık olmuştuk. HDP bu kez bir pan-Türk parti projesi olarak ön planda olduğu için özerklik biraz daha sessiz ilan edildi. Kürt hareketi Türkiye’nin batısını ihmal ederken doğu için özerkliğe dayalı bir çözüm olanağı arıyordu izlenimi verilmemeli. Aslında Kürt hareketi DBP’nin kararı ve Halk Komitesi’nin yardımı ile bazı bölgelerdeki şehirleri kontrol altına almıştı. AKP hükümetinin barış sürecine ihanet etmesinden sonra Kürt hareketinin burada saygı göstereceği bir sebep kalmadı. Bu yüzden ‘öz yönetim’ şimdi ilan edildi. Bu durum AKP’nin savaş politikasına karşı pratik ve organizasyonel bir dirençtir. Bu aynı zamanda AKP’nin savaş ilkesine karşı kolayca iç savaşa ve huzursuzluğa yol açabileceğiniz pratik ve örgütsel bir dirençtir.

Uzaktaki Türklerin toplamının bu tür özerkliğe ne kadar dayanabileceği şüpheli. Türk devleti orada aktif olabilir. Aktivistler her gün polis tarafından öldürülüyor veya tutuklanıyor. Bunun düşmanca devlet içinde kalıcı yerel bir özerklik gerçekleştirmek için yapılan bir yanılsama olduğunu düşünüyorum. 2009 ve 2013 arasında binlerce yerel aktivistin tutuklanmasıyla bu durumu deneyimlemiştik. Silopi ve Van, Kobane veya Cezire değil. Bunu unutmamamız lazım.

SİVİL SAVAŞ FIRAT'TA BİTMEZ

Türkiyeli yetkililer büyük şehirlerde olası eylemler için alarm halinde…

Erdoğan ve AKP yeni tek partili başkanlık sisteminin olduğu bir diktatörlüğe doğru giden yolun stratejisini izliyor. AKP, Kürtlere karşı yeni savaşı için PKK’nın sorumlu olduğunu iddia edemez. Gizli ya da sokağa sızmış gruplardan böyle saldırılar gerçekleşebilir. Suruç, tam da endişelendiğimiz gibi bir katliamdı. 20 yaşındaki suikastçının devlet desteği olmadan bunu yapamayacağı aşikârdı. Diyarbakır ve Adıyaman’a giden CHP grubunun raporu Türk gizli servisinin Adıyaman’daki İslami grup adına asker topladığını gösteriyor. Her ne kadar IŞİD’e katılsalar da o teröristler Suruç ve Diyarbakır’daki AKP’nin gizli saldırılarına katkıda bulunmak için toplanıyor. Kabul etmesek de gerçek; IŞİD’in Ankara veya İstanbul’da bombalı saldırılar yapabileceği. Türkiye IŞİD’e karşı ‘sanal savaş’ına rağmen cihatçıları destekliyor. Ama eğer İncirlik’ten başlayan ABD hava saldırıları büyürse ve Suriye’nin kuzeyindeki paralı askerler tarafından yerinden edilirse buradan Türkiye’ye karşı misilleme beklenebilir. AKP yıllarca bölgedeki terör hücrelerinin büyümesini izledi. Şimdi o kanlı tohum burada çalışmak için tehdit ediyor.

Bundan sonra Türkiye’yi ne bekliyor?

Seçimlerden sonra birçok kişi Erdoğan’ın ‘süper başkanlık’ sisteminin durdurulmasını alkışladı. Kürt sorununun demokratik parlamenter sistemde çözümünün yolu açılabilecekti. Bunun yerine Türkiye iki ay sonra meşru olmayan bir hükümetle bir iç savaşa doğru sürükleniyor. Buraya gitmemenin yolu PKK’nin mesuliyetinde. Şu anda gerillanın olanakları göz önünde bulundurulduğunda silahlı misilleme çok kısıtlanmış durumda ve sokaktaki protestoların seferberliği de Kürt hareketinin arkasında. PKK liderlerinin bu korkusunun arkasında Ekim ayında olduğu gibi hızla büyüyen protestolarla güvenlik güçleri ve İslami güçlerle tekrar çatışmak var. Ama bunun gibi bir sivil savaş sadece Fırat Nehri’nde bitmeyecek, Türkiye’nin batısındaki şehirler de bu savaşa sahne olacak. Eğer böyle bir etnik ve dini sivil savaş patlak verirse barış için tüm umutlar uzun bir süreliğine yıkılacaktır. İnsanların demokratik bir Türkiye’de bir arada yaşama umutları da ortadan kalkacaktır. Bugün Erdoğan’ın sürekli ateşe benzin döktüğü bir durumla ilişki içindeyiz.

ERDOĞAN KURTARICI OLMAK İSTİYOR

Seçim süreci hakkında ne düşünüyorsunuz?

AKP için koalisyon hükümeti sadece hizmetsiz maaşlı memuriyet ve süslü çıkarların kaybı anlamına gelmiyordu. AKP’li politikacıların çoğu eğer AKP yargı üzerindeki kontrolü kaybederse devlet imkânlarının da kaybolabileceğini düşünüyordu. AKP liderleri de önceki AKP devlet aygıtını bilen başka bir partiye teslim etmek istemedi. Çünkü zaten El Kaide ve IŞİD’e desteğin aşikâr olduğu Reyhanlı ve Suruç’taki terörist saldırılardaki ilişkiler açığa çıkacaktı. AKP’nin otokratik devamlılığı için varoluşsal önemi var. Görünüşe göre parti devamlılığı için sivil savaş riskini göze alıyor. Erdoğan gerilim üzerine bir stratejiyi dayandırıyor. Bir korku ortamında kendini ulusal bir kurtarıcı olarak sunmak istiyor. AKP sağlamlığın bir garantörü olarak görünebilirdi. HDP veya MHP’den biri yüzde 10 barajının altında kalsaydı AKP kendini yeni tek parti hükümeti olarak biçimlendirebilecekti. Ama uzun zamandır AKP’nin sözlerine inanmayan muhafazakâr Kürtlerin oyları HDP’ye seçimlerde başarıyı getirdi. Bu seçmenlerin birbiriyle olan ilişkisi AKP’nin anti-Kürt politikasına karşı HDP’ye daha sıkı bağlandı.

ERDOĞAN, AVRUPA İÇİN KONTROL EDİLEMEYEN BİR GÜVENLİK RİSKİ

Avrupa, Erdoğan hakkında ne düşünüyor?

Mevcut durumda görünen çalışmayan bir parlamentonun Erdoğan’a seçilmiş demokratik otokrat vermediği yönünde. Birçok Avrupa Birliği ülkesi de bu süreci açıkça görüyor ve kritiğini yapıyor. Erdoğan, Avrupa’da uzun süre ümit vericiydi. Bunu da neoliberal politikaların peşinden giderek gerçekleştirmeye çalıştı. Ama Gezi protestolarıyla imajı sarsıldı. Bundan sonra Avrupa ülkelerinde Türkiye’nin bir yatırım ve askeri partner ülkesi olup olmadığına dair endişeler oluştu. AB ülkeleri Türkiye-Suriye politikalarının Avrupa’da geri tepmesinden korktu. Türkiye’den Avrupa’ya dönen ve Türkiye tarafından desteklenen cihatçıların tekrar saldırılar yapabileceği endişesi yaygınlaştı. PKK’yla ateşkesin bitip gerillaya karşı tekrar hava saldırılarının başlaması AB ülkeleri tarafından çok kritikti. NATO çerçevesinde Almanya’yı da kapsayan bu ülkeler Türkiye’nin terörle mücadelesinde dayanışma gösterdi. Ama diğer yandan Türkiye’nin IŞİD’le savaşırken PKK karşısında zayıf düştüğünü kritize ettiler. Alman Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier Türkiye’nin PKK’dan gelen saldırılara karşı kendini savunurken Kürtlerle olan barış köprüsünün iptal edilemeyeceğini söyledi. Yanlış anlaşılmak istemem: Almanya ve AB tabii ki Kürt sorunu için demokratik yöntemler aramıyor. Bu emperyalist güçler askeri güvenlik arıyor. Erdoğan onlar için kontrol edilemeyen güvenlik riski olarak görünüyor. Bundan dolayı
HDP seçim kampanyasında Almanya ve Fransa tarafından desteklendi. Almanya Patriotların Türkiye’den kaldırılacağını belirtti. Gösterilen sebep de Suriye’nin artık Türkiye için tehdit oluşturmadığı. Ama bu tehlike geçmişte de yoktu. Ancak şimdi Türkiye ve ABD’nin Kuzey Suriye’de uçuşa kapalı hava sahası oluşturması gerekirdi. Suriye ordusunun uluslararası hukuk kuralları içinde Türkiye’ye karşı savunma hakkı olacaktı. Ama Almanya kaotik bir savaş ortamının parçası olmak istemiyor.