“Öteki dünya ticareti hızla sürmekte”
ENVER AYSEVER ENVER AYSEVER
Din adamları, öteki dünya için ceza vermenin iktidarlarını sürdürmeye yetmeyeceğini görünce engizisyon mahkemeleri kuruldu. Birinci sınıf papazlardan oluşan ekip, artık ölümden sonra cezalarla ıslah olmayacak isyankâr insanları dize getirmek için çok sert önlemler alıyordu

1 Edremit Kitap Fuarı için yola koyulduğumda biraz keyifsizdim. Eve kapanmak, çalışmak istiyordum sadece. Bu satırları yazarken iyi ki o güzel insanlarla kucaklaştım diyorum. Yaz aylarında kitap etkinliği düzenlemek riskli olduğu halde belediyeler başarıyla yürütüyor bu işi. Edremit Belediye Başkanı Kamil Saka’nın bölgeyi bir çekim merkezine dönüştürme çabasına daha önce “Sabahattin Ali Sempozyumu”nda tanıklık etmiş, sevinmiştim. Şimdi pekişmiş bir dostluğu yaşadık.

“Ölmez Ağacının Altında” okurlarla söyleştik. Kalabalık şaşırtıcı, sevindiriciydi. Saatlerce kitap imzaladım. Okurlar altını çizdikleri satırları gelip gösterince duygulandım. Neredeyse hakkımda her şeyi merak eden, izleyen o güzel insanlara borçlu sayıyorum kendimi. Belki en yakınlarına bile açamayacakları kimi konuları paylaşıyor insanlar. Yazarlığın bu yanı güzel… Kimi kendini evine kapar, oysa kapıları araladıkça insan daha hakiki metinler yazıyor.

Gece geç saat yorgunluk sofrası kuruldu. Saatlerce söyleştik. Birbirinden onca farklı yazar; felsefe, edebiyat, şiir konuştuk. Yorgun vardığım otel odamda sanki imzaya gelen, beni dinleyen dostların yüzünü tek tek görür gibi oldum. Ertesi gün Altınoluk’ta olmanın heyecanıyla uykuya daldım…


2 İlk gençliğimde çalışmak için gelmiştim Altınoluk’a. Tiyatro yapmak için paraya gereksinimimiz vardı. Dört arkadaş barlarda çalıp para biriktirmeye çalışıyorduk. Aradan neredeyse yirmi beş yıl geçmiş. Meydanda aynı çay bahçesi duruyor. Ağırlıklı olarak büyük şehirden kaçan, emeklilerin yaşadığı bir belde olmuş Altınoluk. Önce güzel bir çay söyledi Birleşik Haziran’lı dostlar. Çevrenin demokrat, sosyalizme yakın bir nüfus yapısı olduğundan söz ettiler. Memnun oldum. Devrimcilikten emekli olunmuyor…

Bir gün önce yazar ağabeyim Öner Yağcı ile de söyleşmiştik. Kaçtım diyordu İstanbul’dan, daha verimli olmak için buralara geldim… Sahillerin halka açık olması mutlu ediyor insanı. Şair Onur Behramoğlu ile halk plajında denize girmenin mutluluğunu paylaştık, güzel bir de simit yedik. Çocukluğumda gittiğimiz Florya Plajı geldi aklıma. Yoksulun, memurun denizle imtihanı farklıdır.

Nereye gitsem devrimci, aydınlanmacı, boyun eğmeyen insanlar görüyorum. Üstelik sanıldığı gibi salt Trakya ve Ege’de değil. Yurdun her yanı gericiliğe isyanda! Bu OHAL koşullarının sürdürülemeyeceği kesin. İki gün üst üste sanatçı Mine Soley’in beni dinlemeye gelmesi duygulandırdı. Değerli halk müziği sanatçısı Nilüfer Sarıtaş da kuyrukta bekledi, kitap imzalattı. Meğer ne güzel, geniş bir aileymişiz biz.

Akşam yine sofra kuruldu. Günün yorgunluğu sohbetle atıldı. Okura gitmek, kucaklaşmak büyük keyif…


3 Şiir kitabını tamamlayıp, yayıncıya teslim ettikten sonra garip bir boşluk hissine kapıldım. Utangaçlığımı da attım üstümden. Biraz gamsız bir hal diyebilirim buna. Bazen üzerinde uzun süre durduğun bir metinden kurtulmak çok zor olur, öyle bir hal gelir ki, artık o yazılanlar tutsak eder insanı. Mesafe koymanın önemi burada… Bir kitabı tamamen içine sinerek bitirmek mümkün değildir, her yeni çalışmaya girişmenin nedeni o eksiği bulmak ve onarmaktır. Ki bunu becermek imkânsızdır. Kaçınılmaz biçimde yabancılaşır yazar yapıtına, sonra, en büyük felaket olur ve beğenmez yazdığını. Biraz daha zamanı olmasını ister yazar. Oysa bilir ki, ne kadar zaman verilirse verilsin, ne denli titiz biçimde çalışırsa çalışsın, onu yaratmaya iten o eksiklik duygusudur.

Yazarın onaylanma isteği tuhaftır. Eğer yapıtı hemen onay görür, yüksek beğeniyle karşılanırsa kuşku düşer içine. Tersi olunca da benzer, güç bir yalnızlık içinde kıvranır durur. Altınoluk’a çalışmaya gittiğimiz zaman bir sokak kitapçısından Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam”ını almış, yol boyu otobüste okumuştum. Derinden etkilenmiş, kendimi biraz da kahraman gibi hissetmiştim. Gece yarılarına dek barda çalışıp, üç kuruş kazanmak için onca ağız kokusu çekmek yaşam dersidir gerçi. Çoğu insan eğlence dünyasının perde arkasını bilmediği için, bu işleri renkli sanır. Öylesi bir yorgunluk, hesaplaşma içinde tanıdım Atılgan’ı…
Şiir kitabı tamam da, bir türlü isim koyamadım daha…

oteki-dunya-ticareti-hizla-surmekte-335370-1.


4 “Tanrı mı İnsanı, İnsan mı Tanrıyı Yarattı?” sorusu üzerinden Tanrı tarihini okumaya devam ettim hafta boyu. Elimizde yeterince kaynak olmasına karşın, bir türlü derli toplu tartışılamaz bu konu bizde. İnanç doğuştan gelen, zorunlu bir kimlik, duygu diye bakılır. “Tanrının Öyküsü”nde Robert Winston hayli liberal, abartalı bir hoşgörü içinde tartışıyor meseleyi. Yahudi bilim adamı, ağırlıklı olarak en iyi bildiği çevre üzerinden anlatmış öyküyü. Kimsenin kalbini kırmadan, vaziyeti idare ederek “Tanrı” kavramı tartışılamaz. Nitekim saçma bir ‘evrim’ tartışması içinde boğuluyoruz bugünlerde. Bilim, hakikati ortaya koyarken riskli bir iş yapar.

Din adamlarının doğrudan siyasetin içinde olduğu açık. Martin Luther’in ortaya çıkışı bir rastlantı değildir. Yoksul, düşkün insanların peygamberi İsa’dan, parayla günah çıkarma işi gören Papa’ya gelinmişti.

oteki-dunya-ticareti-hizla-surmekte-335368-1.

1516’da Papa kutsal emanetleri göstermek için para alıyordu. Ödemeyi yapanların günahları hemen bağışlanıyordu. 1517’de Tetzel adlı bir Dominiken rahip Almanya’yı geziyor, bir Katedral inşası ve başpiskoposun borçlarının ödenmesi için para topluyordu. Para ödeyenlerin oracıkta günahları bağışlanıyordu elbette. İsa’nın giysilerinin, üzerine gerildiği tahta hacın parçaları pazarda satılır haldeydi. Küçük endüstriyel çalışmalar çoktan başlamıştı. Kilise’de önemli konumların da para karşılığında alınıp, satıldığı biliniyor. “Araf”ta işe yarasın diye ölülerin göğsüne madeni para konuyor, yere düşünce de ruhun göğe yükseldiğine inanılıyordu.

Bizde cübbeli Ahmet yanmayan kefen satmış çok mu?

5 Dinden sapmalar Katolik Kilisesi için büyük tehdit olmaktaydı kuşkusuz. Vatikan’a gidince nasıl bir iktidarın sürdüğü hemen görülüyor. İtalya gezisi sırasında dünyanın dört tarafından gelenlerin hallerini görünce şaşırmadım desem yalan olur. İnsanların bir güce inanma gereksinimi bir yere dek anlaşılabilir. Lâkin açık bir ticaret halini almış, her tür ahlaksızlığın üstünü örtmek için kullanılan inanç kisvesine hâlâ, bu çağda böylesine teslim olmak anlaşılır değil. Beynin, evrenin gizi çözülmeye başladıkça inancın yerini aydınlanmaya bırakacağını sanmak saflık mı acaba?

Din adamları, öteki dünya için ceza vermenin iktidarlarını sürdürmeye yetmeyeceğini görünce engizisyon mahkemeleri kuruldu. Birinci sınıf papazlardan oluşan ekip, artık ölümden sonra cezalarla ıslah olmayacak, isyankâr insanları dize getirmek için çok sert önlemler alıyordu. İnsanları kızgın demire bağlayıp, işkence ediyorlardı. Ortaçağ’da bile böylesi bir uygulama büyük tepki doğuracağı için Papa IV. İnosan engizitörlere birbirlerinin günahlarını bağışlama yetkisi verdi. Böylece sorun da kalmamış oldu.
Sarıklı, takkeli din polislerine rastlandı geçen hafta sokaklarda. Mutlaka onlara günahlarını bağışlama yetkisi veren bir diyanet işleri başkanı da bulunacaktır.


6 İnanç ve adalet dengesi/dengesizliği her dönemin sorunu kuşkusuz… “Sapkın” diye tanımlanan ve Katolik Kilisesi’nin uygulamalarına boyun eğmeyen eleştirel yaklaşan kimseler için ispiyoncular hemen göreve gelmişti. Engizisyon mahkemesine çıkarılmak için birinin hakkında herhangi bir iddiada bulunmak yeterliydi. Herkes suçsuzluğunu ispatlayana kadar suçluydu.

Üstelik ispiyoncu yanılsa bile, “ben bunu din için yaptım, yanılmışım” diyerek kurtuluyordu. Korku toplumu yaratılmış, iftira ile herkes sindirilmişti. Sapkınlar aleyhine ifade veren herkes ödüllendiriliyordu. Engizitörlerin suçlulara sadece bir kez işkence yapma hakkı vardı. Ancak işkence yapmaktan zevk alan bu manyaklar, dinlenmek için ara veriyor ve ardından devam ediyorlardı. Bunu da tek bir işkence olarak sunuyorlardı.

Tanrı yoksulun yanında olmak yerine, güçlüyle yan yana duruyordu. Kıyametin kopması kaçınılmazdı. Nitekim öyle de oldu. Protestanlık bir tür isyandı!

7 Kitap fuarlarında giderek artan din, tanrı ticareti acıklı bir hal almakta. Çaresizlik içinde kıvranan insanlar; ne yiyeceğinden, nasıl giyineceğinden, hangi olay karşısında nasıl tutum takınacağına dek her sorununa bu sahte din insanları kanalıyla çözüm bulmak istiyor. İktidar bir yandan bu durumdan hoşlanırken, öte yandan kontrolü elden kaçırma kaygısı taşıyor. Cuma saatinde kitaplarının üstünü örterek, standı bırakıp büyük bir gösterişle namaza gidenlere rastlamıştım. Elbet herkes dilediği gibi davranmakta, ibadet etmekte özgür… Ancak orada verilen mesaj bir tür iktidar olma haliydi. Çünkü fuar AKP belediyesine aitti.

Soru da bu zaten, inancını kimlik olarak gözümüze sokan birinin samimiyetine inanabilir miyiz?

Din kitabı yazarlarının okurlarının sorularına verdiği yanıtlara kulak kabartıyorum bazen, şaşıp kalıyorum. Sanki İslamiyet’in kuruluş yıllarını yaşamış, olaylara bire bir tanıklık etmiş gibi konuşuyorlar. İnsan bugün yediği içtiğini ertesi gün anımsamazken, kaynak göstermeden bunca uydurma yapmak büyük beceri olsa gerek!
Sahi kim kimi yarattı ve hangi gereksinim için?