Resmi yarışma filmleri dibe vurdu
DEFNE GÜRSOY DEFNE GÜRSOY

İlk kez Cannes’da yarışan Amerikalı biraderler Josh ve Benny Safdie’nin “Good Time”ı 2008’de “The Pleasure of being robbed” ile başladıkları gangster filmleri serisinin (sözde) stilize bir örneği. Başrollerini Robert Pattinson, Jennifer Jason Leigh ve Barkhad Abdi ile paylaşan Benni Safdie ve kardeşi, ilk kez bu denli ünlülerle çalışmış. Sonu kötü biten bir banka soygunu sonrası iki kardeşten zekâ özürlünün yakalanması, diğerinin ise kardeşini serbest kalması için gerekli kefaleti tamamlamaya çalışması sırasında aşırı dozda adrenalin içeren, marjinalliği normalleştiren ve hemen hepsi bir gecede geçen bir kovalamaca filmi. Türün meraklıları kaçırmasın. Robert Pattinson’a da En İyi Erkek Oyuncu ödülü getirebilir (bizim tercihimiz kesinlikle olmadığının altını çizelim!).

Hayal kırıklıklarıyla dolu Resmi Yarışma seçkisinde, Fransızların özgün ve şimdiye kadar çizgisini hiç bozmayan François Ozon’dan pek ümitliydik. Ozon Cannes’a ilk kez 2003’de “Swimming Pool” ile yarışmaya seçilmiş, tam on yıl sonra da “Jeune et Jolie-Genç ve Güzel” ile tekrar Altın Palmiye yarışına katılmıştı. Bu filmde başrolü oynayan ve ilk kez ekranlarda gördüğümüz Marine Vacth (Chloé) “L’Amant Double” (Çifte Aşık)’da da Jéremie Renier ile başrolü paylaşıyor. Film, jinekolojik muayenede Chloé’nin vajinasının içiyle açılıyor (!). Karın ağrılarından yıllardır muzdarip genç kadın, fizyolojik hiçbir sorunu olmadığına kanaat getirip, psikosomatik olduğunu kabul ettiği şikâyeti için psikoterapiye başlar. Terapistine aşık olunca tedaviyi bırakan Chloé, birlikte yaşamaya başladığı Paul’ün geçmişini deşmeye karar verir. Ve önce sevdiği adamın soyadını değiştirdiğini, ardından da gizli bir ikiz kardeşi olduğunu keşfeder. İkisi de psikoterapist, ancak farklı (!) yöntemler uygulayan iki kardeşle ilişkiyi aynı anda sürdürür. Ozon bol cinsel fantazmlı, bol kâbuslu, bol hayal ürünü sahnelerle hiçbir derinliği olmayan, hatta anlamı olmayan, beceriksiz stil denemeleri ile bezenmiş bir film çıkartmış. Filmografisinin hemen hepsini sevdiğimiz Ozon bizim için festivalin en büyük hayal kırıklıklarından biri oldu.

Resmi seçkideki özel gösterimler
Bizim hassasiyetlerimizden uzak Safdie kardeşlere karşı panzehir lezzetindeki “12 Gün-12 Jours” ile Raymond Depardon yarışma dışı özel gösterimde imdadımıza yetişti. Fransa’nın yaşayan en büyük belgesel ustası Depardon, yıllardır sabırla Fransa’nın derin katmalarında, bazen sıradan insanları, bazen marjinalleri, toplumsal gerçekçilik ve siyasi eleştiri çizgisinden ödün vermeden ekranlara taşıyor. Her biri sosyolojik, ideolojik ve antropolojik ders niteliğindeki filmlerinin en yenisi “12 Gün”, büyük Fransız filozofu Michel Foucault’nun delilik üzerine çalışmalarından bir alıntı ile başlıyor: “İnsanoğlundan gerçek insana geçen yol deli(lik)den geçer”. Belgesel, 2013’de çıkan bir yasa uyarınca, Fransa’da kendi rızaları dışında ruh hastalıkları hastanesine yatırılan insanların en geç 12 gün içinde durumlarının devamına veya bırakılmalarına karar verecek bir özgürlük veya hüküm hakiminin kararından geçme haklarıyla ilgili. Psikiyatrik hastanede kalmalarına karar verildiğinde ise bu kişiler, her altı ayda bir tekrar hakim önüne geçip, yeniden salıverilme hakkını arayabiliyorlar.

Depardon kamerasını Lyon kentinde bir hastanenin içindeki küçücük “mahkeme salonu”nun içine yerleştirmiş ve gerçek hakimleri ve hastaları çekmiş. İsimleri hariç her şey gerçek. Her vaka farklı olsa da, aralarında çok ciddi psikiyatrik vakalar olsalar da, Depardon temel hakları zorla elinden alınan bu insanlara öylesine doğru bir mesafede durmuş ki, birçok kez içimizdeki isyan duygusunu körüklüyor (örneğin 13 yıldır ölmek isteyen ve kimseye zararı olmayan 37 yaşındaki genç kadının, sadece ölme hakkının elinden alınmaması için savaşması gibi). En fenası da, bizleri kendi içimizdeki “delilik/normallik” denilen incecik çizginin eşiğine getirip, sorgulamamızı sağlıyor. Yıllardır Fransız toplumunun hiç ekrana gelmeyen yüzlerini ve çeşitliliğini iğne oyası gibi işleyen Depardon, festivaldeki en çarpıcı, bir o kadar da duyarlı eserlerden birini sunuyor.

Fransa’nın (tek) Roman yönetmeni Tony Gatlif’in kendisini ve duruşunu çok sevsek de, filmleri hep inişli çıkışlı bir çizgi izledi. Resmi Yarışma’da ilk ve son kez 2004’de yer alan Gatlif, “Exils” (Sürgündekiler) ile o yıl En İyi Yönetmen Ödülünü almıştı. Daha sonraki filmleri hep yarışma dışı özel gösterimlerde yer alan Gatlif’in bu yıl sunduğu “Djam” aslında bizleri çok ilgilendiriyor, zira hem Türk ortak yapımcısı var, hem de filmin yaklaşık 15 dakikası İstanbul’da geçiyor. “Djam” Gatlif’in Rebetiko müziğine saygı göndermesi bir anlamda. Ancak, “Yunanistan’ın Blues’u” Rebetikoyu anlatmak ve dinletmek için seçtiği hikâye zayıf kalmış.

Özetle Djam adlı genç kadın, ölen annesi ve kendisini daha iki yaşındayken sürgüne gittikleri Paris’te sahiplenen Kakurgos Amcası tarafından kazanç kaynağı deniz motorunu kurtarmak için İstanbul’daki demirci ustası arkadaşına gönderir. Zira motoru kurtaracak biyel kolunu ancak oradaki dostu üretebilecektir. Chloé’nin İstanbul macerası kısa sürse de yolda sevgilisi tarafından terk edilmiş bir Fransız kızı himayesine alır. Kızların geri dönüş serüveni uzun ve anlamsız bir karmaşada geçer, çerez olsun diye bir iki Rebetiko şarkısı seyahati süsler. Kakurgos Amca’yı oynayan Lübnan doğumlu Fransız/Ermeni oyuncu Simon Abkarian’ın mükemmel oyunu ne yazık ki toplam 15 dakikayı geçmiyor. Güzel bir fikirden yola çıksa da Gatlif’ ‘Sürgün’ temalı yeni filmini tutturamamış. Rebetiko elbette sürgünün sesi, ancak film derinliğini ve zenginliğini anlatmakta zorlanıyor.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız