Rusya Batı'ya dört bir koldan meydan okuyor
10.01.2017 10:03 DÜNYA
Rusya ulusal, bölgesel ve küresel çıkarlarını 25 yıl öncesine kıyasla daha yüksek perdeden savunurken, ABD yükselen Çin gibi aktörlerin de etkisiyle kaybetmeye başladığı 'süper güç' statüsünü koruma gayretinde. Rusya, yeni dış politikası kapsamında etki alanını genişletmeye çalışırken Batı dünyasına dört koldan kafa tutuyor!

İBRAHİM VARLI - @ibrhmvarli
ibrahimvarli@birgun.net

Rusya, yeni dış politikası kapsamında etki alanını genişletmeye çalışırken Batı dünyasına dört koldan kafa tutuyor! Kremlin, Suriye’yle birlikte Filistin ve Afganistan’da da ‘ABD’siz çözüm’ peşinde. Rusya’nın son yıllarda dış politikada yaptığı hamleler, uluslararası kamuoyu tarafından merakla takip edilirken, Batı dünyasında ise “büyük endişe” konusu. Moskova yönetiminin bu hamlelerinden Washington oldukça rahatsız. Moskova Devlet Üniversitesi Öğretim üyesi Dr. Kerim Has, BirGün'e Rusya'nın jeopolitik hamlelerini, Suriye ve Ortadoğu'da üstlendiği rolü ve ABD ile yaşadığı krizi değerlendirdi.

  • Rusya-ABD arasındaki son kriz yeni bir ‘Soğuk Savaş’ın emaresi mi? Rusya-ABD ilişkilerinin seyri nereye evrilecek?

2016 sonlarına doğru Rusya-ABD ilişkilerinin son on yılların en tehlikeli seviyesine indiği bir gerçek. Obama yönetiminin 2009’da geliştirmeye çalıştığı ilişkilerdeki “reset” (yeniden başlatma) dönemi sayfası 2012 itibariyle kapanmıştı. Vladimir Putin’in 2012 Mayıs’ında üçüncü kez devlet başkanlığı koltuğuna oturmasıyla ise ilişkilerde gerilimli süreç zaten başlamıştı.

2011-12 başkanlık seçimleri sürecinde Rusya’nın birçok şehrinde yaşanan protestoların arkasında Kremlin, ABD yönetiminin olduğu kanısındaydı. Seçimler sonrasında içeride ABD’ye yakın ve Batılı sivil toplum kuruluşlarının yeni sınırlamalarla karşılaşmaları ilişkilerin geleceği hakkında zaten bir fikir de veriyordu. Washington’un Magnitsky yasasını kabul etmesi ve Moskova’nın buna cevabı, Snowden casusluk krizi, Avrupa’da kurulan NATO füze kalkanı projesinin adım adım ilerlemesi, Arap isyanlarının Kremlin’in algılamasıyla Ortadoğu’da Batı tarafından istenmeyen rejimlerin devrilmesi amaçlı farklı bir seyir kazanması, Suriye’de çatışmaların tırmanması ve kimyasal silahların kullanımı vs. hususlar ABD-Rusya ilişkilerinde yeni kırılmaları beraberinde getirdi.

Suriye’de kimyasal silahların imhası konusunda konjonktürel bir işbirliği yapsalar da “karşılıklı güven” yine bu dönemde patlak veren Ukrayna kriziyle beraber tamamen dip yaptı. 2014 Mart’ında Kırım’ın Rusya tarafından ilhakı ve Donbas’ta artan çatışmalar sadece Rusya-ABD ilişkilerinde değil, SSCB sonrası bütünüyle Rusya-Batı ilişkilerinde izlenen politikanın tamamen son bulmasına ve yeni bir paradigmanın Kremlin’ce uygulamaya konmasına yol açtı. Yaptırım paketleriyle gelinen noktada da Moskova artık Kuzey Amerika-Avrupa-Rusya üçlüsünü içine alan ve “Geniş Avrupa” projesi olarak ifade edilen ancak pratiğe ve gerçek hayata yansımaları oldukça sınırlı kalan işbirliği paradigmasını terk edip başta Çin olmak üzere Asyalı güçlerle ekonomik-ticari ilişkilerini geliştirerek “Büyük Avrasya Ortaklığı”nı geliştirmeye odaklandı. Bu anlamda Moskova’nın Avrupa’ya bakışı artık “ortak medeniyet paydası” anlayışından ayrışarak “komşu bir coğrafya” algısı üzerinden şekillenmeye başladı ki bu durum aynı zamanda Rusya’nın Asya’ya yönelimini de beraberinde getirdi.

Öte yandan, Ukrayna krizi ve yaptırımlarla Batı tarafından siyasi, diplomatik ve ticari/ekonomik izolasyona tabi tutulan Rusya, 2015 Eylül sonu itibariyle Suriye’ye doğrudan askeri müdahaleyle bu izolasyonun siyasi ve diplomatik ayaklarını büyük ölçüde akim bıraktı. Ukrayna’da eski Sovyet coğrafyasına yönelik kırmızı çizgilerini Batı dünyasına “de facto” dahi olsa kabul ettiren Moskova, Suriye krizinde aldığı doğrudan askeri inisiyatif ile de SSCB sonrası ilk defa küresel planda yeniden “büyük güç” olarak tezahür etmeye başladığı tezini güçlendirdi.

Rusya’nın son bir yıl içerisinde Suriye’nin de ötesinde Ortadoğu coğrafyasında sahada elde ettiği kazanımlar ise Washington’un Suriye konusunda Moskova’yı sürecin gidişatını belirleyen en önemli aktör olarak kabulüyle sonuçlandı. Bununla beraber, başta Suriye’ye olmak üzere Ortadoğu’ya yeniden dönüş yapan Rusya’yla karşılıklı nüfuz alanlarının belirlenmesi hususunda yaşanan anlaşmazlıklar Washington-Moskova müzakerelerinin oldukça çetin geçmesine neden oldu.

Özellikle geçen Eylül ayındaki ateşkes sonrasında Pentagon’un Suriye meselesinde ABD Dışişlerinden ve Beyaz Saray’dan ayrışan tutumu ve Deyr ez-Zur’da Esad ordusunun ABD hava saldırısına maruz kalması Moskova’yı o dönem için oldukça rahatsız etmişti. Suriye’de Moskova’nın Washington’la geliştirdiği son ateşkes planı ABD yönetiminin kendi içerisinde yaşadığı bir çeşit “güç mücadelesi” sonrasında suya düştü. Nitekim Rusya özellikle bu aşamadan sonra Türkiye ve İran’ın başını çektiği bölgesel aktörlerle yeni bir inisiyatif başlatarak ABD’yle Suriye müzakerelerini askıya aldı. Yine buna tepki olarak Rusya, nükleer silahların kullanımıyla ilgili ABD’yle plütonyum anlaşmasını da gerçekleştirilmesi imkansız duran birçok siyasi şart öne sürerek rafa kaldırdı.

Halep’in rejim tarafından ele geçirilmesi sürecindeki karşılıklı sert suçlamalar ve ABD seçimlerindeki siber saldırılar ile bunun sonucunda Washington’un Rus diplomatları sınır dışı etme kararı ise Moskova’nın Obama yönetiminden umudunu bütünüyle kesmesine neden oldu. Obama yönetiminin bu son kararına Putin’in alaycı dille verdiği cevap ise Kremlin’in yeni dönemde Trump ABD’siyle yeni bir başlangıç yapma ümidinin ötesinde isteğinin de göstergesi sayılabilir.

Rusya-ABD ilişkilerindeki bu kötüleşmeyi Soğuk Savaş’a dönüş olarak okumak ise zannediyorum çok doğru olmaz. Günümüz ABD-Rusya ilişkilerinde Soğuk Savaş şartlarının ideolojik bileşeni söz konusu olmadığı gibi, iki tarafta da böyle yeni bir Soğuk Savaş’ı sürdürecek bir irade ve kaynak mevcut değil. Mesele daha ziyade Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan (inşa edilen değil!) ABD hegemonyalı tek kutuplu dünya düzeninin artık miadını doldurması, bu geçiş sürecinin sonuna gelinmesi ve yeni uluslararası sistemin parametrelerinin belirlenmesi konusunda yaşanan anlaşmazlıkların neden olduğu ve halihazırda bölgesel çatışmalar düzeyinde kalsa da küresel yansımaları da olan tektonik krizler. Rusya, kendi tanımladığı ulusal, bölgesel ve küresel çıkarlarını 25 yıl öncesine kıyasla daha yüksek perdeden savunurken, ABD ise yükselen Çin gibi aktörlerin de etkisiyle kaybetmeye başladığı küresel tek “süper güç” statüsünü uzun bir süre daha koruma gayretinde. Ancak halihazırda uluslararası sistemdeki gidişatın ABD’nin arzuladığı şekilde gerçekleşmeyeceğini gösteren birçok emarenin de mevcut olduğunu vurgulamak gerek.

ABD-Rusya ilişkilerinin ne yöne evrileceği hususunda ise 20 Ocak sonrası ilk birkaç ay oldukça önemli. Donald Trump’ın ABD Başkanı seçilmesi Rusya’da epey olumlu karşılanmakla beraber büyük ölçüde yine Trump’ın öngörülemez kişiliği nedeniyle ilişkilerin ne yönde gelişme göstereceği noktasında belirsizliğin sürdüğünü de söylemek gerek. Rakibi Hillary Clinton’a göre Rusya’yla ilişkilerde işbirliğine ve pazarlıklara daha yakın olduğu izlenimi veren Trump’ın başkanlık koltuğuna oturması her halükarda Moskova için daha arzu edilir bir sonuç idi. Amerikan “establishment”ının (kurulu nizam) içerisine girdiği kriz, ABD’de başkanlık koltuğuna kimin oturup oturmayacağından bağımsız olarak seçim kampanyası süresince Moskova’da bir rahatlama oluşturmuştu. Seçim sonuçlarının da ikili seçenekten Moskova için nispeten daha tercih edileni netice vermesi, bu rahatlamayı şimdilerde umuda çevirmiş durumda.

Trump’ın gerek Rusya’ya yönelik söylemi ile politikalarının ne derece örtüşeceği gerekse ekibindeki Rusofil/Rusofobik eğilimlerindeki ayarın nasıl sonuçlanacağı belirsizliğini korusa da kısa vadede Kremlin’in Beyaz Saray’la daha rahat diyalog kurması yüksek ihtimal. Bu anlamda, karşılıklı suçlamaların tonlamasının düşeceğini ve son yıllarda epey arka plana itilen pozitif gündemin yeniden öne çıkabileceğini ifade etmek kehanet olmasa gerek.

NATO’nun varlığını sorgulamaya açan Trump’ın daha ziyade Çin’e odaklanması ve ABD’nin bölgesel ve küresel sorunlardaki rolü konusunda daha çekimser ve temkinli bir politika izlemesi olası. Bununla beraber, küresel ekonomik dengelerin yeniden kurulmaya başladığı şu dönemde Batı dünyasının mevcut hegemon konumunu muhafaza etme amaçlı hayata geçirilmesi planlanan Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı (TTIP) ile Transpasifik Ortaklığı (TPP) gibi oluşumlara dair Trump’ın dile getirdiği ifadeler, ABD’nin lokomotif rolü oynadığı bu projelerin geleceğini riske sokacak cinsten. Bu oluşumlarda yer alması öngörülmeyen ve bu oluşumları kendi ekonomik kalkınmasının yanı sıra öncelikli jeopolitik nüfuz alanlarındaki varlığının önünde tehdit olarak değerlendiren Rusya’nın ise Trump’ın bu tavrından hoşnut olmaması mümkün değil.

Bu bağlamda, Kremlin’in Washington’dan ilk sıradaki somut beklentileri arasında i) Kırım hariç Ukrayna’nın geleceği hakkında Rusya’nın kırmızı çizgilerinin gözetildiği şekilde bir çeşit konsensüse varılması ve bunu takiben yaptırımların kaldırılması, ii) Rusya sınırlarına doğru NATO’nun jeopolitik, AB’nin ise jeoekonomik genişleme politikalarının sonlandırılması, iii) uluslararası terörizmle mücadele başlığı altında ve toprak bütünlüğünün sağlandığı bir Suriye üzerinde işbirliğine gidilmesi, iv) küresel politikalarda Rusya’nın rolünün kabul edilip çok kutuplu dünya düzenine giden yolda Moskova’ya da masada en az askeri gücü ölçüsünde söz hakkı verilmesi yer alıyor.

Bütün bu tablo, 20 Ocak sonrası ilk birkaç ay Kremlin’in Trump’ı test edeceği bir süreci karşımıza çıkarabilir. İlk Trump-Putin yüz yüze görüşmesi çok önemli ve sonrasında ABD cenahından atılması muhtemel pratik ve basit adımlar ABD-Rusya ilişkilerinin önümüzdeki en az 4 yıllık döneminin gidişatı hakkında bir fikir verecektir. Bununla beraber, Moskova-Washington ilişkilerinin geçtiğimiz süreçte en dip seviyelerini görmüş olması dolayısıyla en ufak olumlu bir adımın dahi ilişkilerde ciddi bir yumuşamaya yol açabileceği ihtimalini göz önünde bulundurmak gerek. Bu, hem ikili ilişkilerde hem de Ukrayna ve Suriye gibi sorunlar için geçerli...

rusya-bati-ya-dort-bir-koldan-meydan-okuyor-231657-1.
Moskova Devlet Üniversitesi Öğretim üyesi Dr. Kerim Has

  • Rusya ‘siyaset/tarih sahnesine’ geri mi döndü? ABD ile birçok cephede karşı karşıya. ABD ile bilek güreşini ne kadar sürdürebilecek güçte?

Son 3 yüzyıldır uluslararası arenada hep önemli ve dengeleri belirleyen bir güç olarak varlığını sürdüren Rusya aslında hiçbir zaman tam anlamıyla ‘siyaset/tarih sahnesini’ terk etmedi. Zaman zaman güç kaybı yaşadığı, içine kapandığı, devrimlerle çalkalandığı, istikrarsızlıklarla boğuştuğu dönemlerden geçtiği doğru. Ancak bu denli geniş topraklara, yeraltı ve yerüstü zenginliklere, askeri kapasiteye sahip bir ülkenin uluslararası güç dengelerindeki doğal konumu -ekonomisi o ölçüde olmasa da- en azından “büyük güç” statüsüdür. Ekonomisi kalkındıkça ise bu “büyük güç”, mevcut potansiyelini harekete geçirir ve daha fazla görünürlük arz eder. Rusya’nın 2000’ler boyunca petrol ve doğalgazdan elde ettiği gelirler ve Rus toplumunun 1990’lardaki travmayı atlatması bu anlamda bu görünürlüğü hızlandırdı.

Çariçe II. Katerina Rusya İmparatorluğu’nun sınırlarının genişlemesini şöyle gerekçelendirir: “Ülkemin güvenliğini ancak mevcut topraklarımıza yeni topraklar katarak garanti altına alabilirim.” Her yeni toprak kazanımının yeni tampon bölgeleri şart kılması, bunun da etnik, mezhepsel ve dini nedenlerden ötürü ayrılıkçı hareketleri tetiklemesi tehlikesi dolayısıyla yeni toprak işgallerini beraberinde getirmesi aslında sonu olmayan bir toprak genişlemesi zorunluluğuna ve bu mantığın içerisindeki ikileme işaret ediyor. Ancak öte yandan tam da bu mantık aslında Rusya’nın “yakın çevre” olarak adlandırdığı eski Sovyet coğrafyasına yönelik izlediği politikayı ve zaman içerisinde geliştirdiği “koruma refleksini” izah etmesi açısından oldukça önemli. Donbas ve Transdinyester gibi “dondurulmuş çatışma” bölgelerinden -bağımsız ülkeler olmalarına rağmen- Belarus, Ermenistan ve Kazakistan’ın Rus güvenlik algısı açısından tampon bölgeler olarak değerlendirilmelerine kadar bu “koruma refleksinin” sahadaki somut örneklerini görmek mümkün.

Bu çerçevede Rusya halihazırda SSCB sonrasında en aktif, etkin ve verim aldığı bir dış politika yürüttüğü dönemden geçiyor. Putin yönetimiyle beraber Rusya, bölgesel ölçekte kendi tanımladığı çıkarlarını 1990’lara ve 2000’lerin başına kıyasla günümüzde daha güçlü bir şekilde savunma yeteneği kazandı. Rusya, ABD gibi dünyanın birbirinden bağımsız birçok farklı bölgesinde izlediği politikalarla küresel hegemonya olma özelliğine sahip bir “süper güç” değil. Bununla beraber ABD ve Batı’nın tek başına çözemediği birçok bölgesel ve küresel sorunda Moskova’nın kilit aktör olma rolünü son 10 yılda perçinlediği de bir gerçek. Yine Rusya, birkaç yıl öncesine kadar daha ziyade eski Sovyet coğrafyasında korumaya çalıştığı nüfuz alanlarını şimdilerde Ortadoğu’da da tanımlama yoluna girişti ve bunda önemli ölçüde de başarı sağladı. Hatta ABD ve Batılı güçlerin bu bölgelerdeki politikalarının başarısı(zlığı)nı da belirleyen bir aktöre dönüştü.

ABD ile ilişkilerde yaşadığı gerilimli sürece Moskova temelde 2 açıdan bakıyor. Birincisi, SSCB sonrası ortaya çıkan ABD’nin tek “süper güç” konumunun son yıllarda görünür şekilde zayıflamaya başladığı ve bunun Washington’da oluşturduğu rahatsızlık. Washington’un Batı endeksli dünya düzenine alternatif arayışlar içerisindeki Çin ve Rusya gibi aktörleri NATO füze kalkanı ve genişleme politikası, Asya-Pasifik’e yönelim, Pekin ve Moskova’nın yer almadığı TTIP ve TPP gibi yeni ticari/ekonomik bloklaşmalar oluşturarak “çevreleme” stratejisi izlemesi Moskova’da bu algının zemin kazanmasını kolaylaştırıyor. Rusya açısından ABD’nin bu politikası ilişkilerin çıkmaza girmesinin temel amili.

İkincisi, ABD’yle Rusya’nın “değerler” bağlamında yaşadıkları derin görüş ayrılıkları. Washington’un uzun bir süre “liberal demokratik değerlerin” kendi uygun gördüğü ülke ve coğrafyalarda “yayılması” için askeri güç kullanımını da içeren politikalar izlemesi Moskova’da başka ülkelerin iç işlerine karışıldığı, egemenlik haklarının ihlal edildiği ve Rusya da dahil bu ülkelerde Batı’yla uyumlu yönetimlerin iş başına gelmesi için rejim değişiminin amaçlandığı şeklinde bir kanaatin oluşmasına neden oldu. Tabii bu politika, 2000’lerin ortalarından itibaren siyasi istikrarını sağlayan ve ekonomik açıdan da kendi ayakları üzerinde durmaya başlayan Rusya için zamanla kabul edilebilir bir durum olmaktan çıktı.

rusya-bati-ya-dort-bir-koldan-meydan-okuyor-231658-1.
Moskova Devlet Üniversitesi Öğretim üyesi Dr. Kerim Has

    Rusya’nın ABD’yle eski Sovyet coğrafyasında bölgesel düzeyde başladığı ilk “bilek güreşinin” tarihini Putin’in 2007 Şubat’ındaki Münih Güvenlik Konferansı’ndaki konuşmasına kadar götürmek mümkün. Bu anlamda 2008’deki Gürcistan savaşı Rusya’nın artık söylemden eyleme geçtiği ve “pazılarını” somut biçimde göstermeye başladığı tarih olarak kabul edilebilir. Ukrayna ve Suriye’deki hamleleriyle gelinen noktada ise Rusya sahada önemli mevziler kazanmış durumda.

    Yaptırımlar ve düşen petrol fiyatlarıyla son 2,5 yıldır hayati sınamalardan geçmesine rağmen beklenenin üstünde bir performans sergileyen ekonomisi göz önüne alındığında, Rusya’nın halihazırda bahsi geçen sorunlara yönelik izlediği politikasından ciddi tavizler vereceğine veya geri adım atacağına dair herhangi bir emare mevcut değil. Ayrıca AB’nin Brexit, yükselen milliyetçilik ve AB-şüpheciliği, göçmen krizi vs. nedenlerle kendi içinde varoluşsal krizler sarmalına girmesinin yanı sıra ABD yönetiminde Trump’ın işbaşına gelecek olması ve Transatlantik ittifak bağlarının zayıflama ihtimali de bu anlamda Rusya’nın mevcut tutumunu bir süre daha gayet güçlü bir şekilde sürdürmesini kolaylaştıracaktır.

    • Ukrayna başta olmak üzere Suriye’yi ABD’ye yedirmedi/kaptırmadı! İki ülkedeki ısrarının nedeni neydi? Stratejik önemi nedir Moskova için?

    Ukrayna, Rusya’nın Doğu Avrupa’da kendi güvenliğini garanti altına almak için bahsedildiği üzere öncelikli “koruma refleksi” geliştirdiği sınırlar içerisine dahil olan bir coğrafyada yer alıyor. Moskova küresel askeri ve ekonomik açılardan belli bir güç merkezi olmaya devam ettiği müddetçe Ukrayna, Rusya ile Batı arasında bir tampon bölge olarak kalmayı sürdürecek. Batı’nın Rusya sınırlarına doğru NATO’yla jeopolitik, AB’yle de jeoekonomik genişleme süreci 2014 Mart’ında Ukrayna hattının kesin çizgilerle çizilmesi sonucunda uzun bir süreliğine rafa kalktı.

    Güvenlik algısının ötesinde Ukrayna’nın bazı batı şehirleri hariç çok büyük kesiminin Rusya’yla etnik, dilsel, kültürel ve dini aynı medeniyet havzasında yer alması Moskova’nın bu tutumunu belirleyici etkenler arasında. Ayrıca Ukrayna, Rusya’nın yakın çevresinde liderliğini yaptığı bütün bölgesel örgütlerin uzun vadede başarısını belirleme noktasında da Moskova için kazanılması veya en azından kendi yörüngesinde tutulması muhakkak gerekli, tamamen kaybedilmesi ise kesinlikle tahammül edilemeyecek bir eski Sovyet cumhuriyeti. Daha açık ifadeyle Ukrayna, Rusya’nın eski Sovyet coğrafyasındaki bölgesel projelerine katılımıyla “stratejik vizyon” kazandırabilecek aslında en kritik aktör. Bütün bu etkenler Ukrayna’yı “Rus dünyasının stratejik doğal karasal uzantısı” hüviyetine soktuğu gibi, vazgeçildiği takdirde de Rusya’nın varoluşsal güvenlik krizlerine girmesine yol açabilecek bir “komşu ülke” konumuna taşıyor.

    Suriye ise Rusya için eski Sovyet coğrafyasının ötesinde yeniden küresel politikalarda başat aktörlerden biri olarak sivrilmesini sağlayan kritik bir basamak oldu. Özelde Suriye’de genelde ise Ortadoğu’da masanın etrafında oturan “büyük güçler” arasında yer almak Rusya için her şeyden önce 1991 sonrası kaybettiği statüsüne yeniden kavuşmak anlamına geliyor. Bu anlamda Rusya’nın Suriye perspektifi 4 sacayağı üzerinde oturuyor: 1- Ortadoğu ve Doğu Akdeniz’de hem güvenlik hem de enerji denklemi açısından kalıcı nüfuz sahibi olmak, 2- Batı’yla ilişkilerdeki kırılmaya paralel olarak Asya yönelimine hız veren Rusya’nın bölgede işbirliği içinde olduğu aktörleri çeşitlendirmek istemesi, 3- ABD’nin Ortadoğu’dan çekilmeye başlamasıyla ortaya çıkan güç boşluğunun doldurulmak ve devlet yapılarının çöküşünün engellenmek istenmesi, 4- Batı’yla bir çeşit müttefiklik ilişkisi içerisinde olan Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan gibi bölgesel aktörlerin Batılı ortaklarıyla yaşadığı sorunların kullanılarak başta ABD ve NATO olmak üzere Batı blokunun bu coğrafyadaki etkinliğinin zayıflatılmaya çalışılması ve yine bu ülkelerin Rusya’yla konjonktürel işbirliği içerisindeki İsrail ve İran gibi diğer bölgesel aktörlerle dengelenmek istenmesi.

    Bütün bu hususlar Rusya’nın Ortadoğu’ya dönüşü bağlamında Esad’ın kendisine değilse de Suriye’ye oldukça stratejik bir anlam atfetmesine neden oluyor. Suriye üzerinden Ortadoğu’daki dengeleri kendi lehine çevirebilme imkanına kavuşması Rusya’yı bir süre sonra uluslararası arenada beklentilerinin ötesinde bir konuma taşıyabilir.

    • Beyaz Saray’da Trump’ın işbaşına gelmesiyle Kırım ve Ukrayna konusunda ABD-Rusya arasında bir konsensüse varılabilir mi?

    Avrupa’daki NATO müttefikleriyle dahi kolektif güvenlik/savunma politikalarını tartışmaya açan Trump’ın, Obama yönetimi gibi Kiev’in arkasında durması ve Ukrayna’ya ağır silahların tedariki gibi hassas konuları gündemine alması beklenmiyor. Kiev’in Donbas’taki ayrılıkçılara karşı elinin zayıflaması anlamına gelen bu durum, Minsk anlaşmalarında Rusya’nın üzerinde öncelikle durduğu siyasi hususların (Donbas’ın statüsü, anayasal reform, genel af vs.) Kiev yönetimince kabulünü hızlandırabilir. Minsk anlaşmalarında sağlanacak sınırlı bir ilerleme dahi bu anlamda Rusya’ya yaptırımların hafifletilmesinin/kaldırılmasının önünü açabilir. Yaptırımların büyük ölçüde Kırım’dan ziyade Donbas’taki şartlara ve Minsk anlaşmalarına bağlı olması ise bu açıdan Moskova’da Trump döneminde Ukrayna’da “zorunlu bir konsensüse” varılacağı şeklindeki ümitleri artırmış vaziyette.

    Öte yandan, Trump yönetimindeki ABD’nin Ukrayna’daki şartlardan bağımsız bir şekilde yaptırımları kaldırabileceği görüşüne sahip bazı Rus uzmanların varlığını da belirtmek gerek. Ancak mevcut veriler ve sorunlar yumağı, Washington-Moskova hattındaki yumuşamanın bu denli hızlı cereyan edeceğini söylemenin biraz acelecilik olacağını ortaya koyuyor.

    Kırım konusunda ise Trump’ın kampanya süresince dile getirdiği sözler Moskova’yı o dönem oldukça memnun etmişti. Trump, Kırım meselesinde yarımadada yaşayan nüfusun taleplerinin de dikkate alınması gerektiğini belirtmiş ve Moskova’nın pozisyonunu bir anlamda onamıştı. Bilindiği üzere, etnik Rus nüfusun yüzde 60’lara vardığı Kırım’da Moskova, Mart 2014’te uluslararası hukuk açısından oldukça tartışmalı bir referandum düzenlenmesini sağlamış ve yarımadanın Rusya’ya ilhakının önünü açmıştı.

    Kırım’ın Rusya’ya ilhakını tanıyan devletlerin (Afganistan, Kuzey Kore, Küba, Nikaragua, Venezuela, Suriye) sayısının 6’yı geçmediği bir ortamda Trump’ın bu ifadeleri Moskova’da olumlu karşılanmıştı. Ancak Kırım’ın ilhakının hukuki anlamda Batı dünyasınca tanınmasının kısa ve orta vadede gerçekleşmesi kolay görünmüyor. Daha gerçekçi olan, Kırım’ın “de facto” statüsünün kabulü şeklinde üstü kapalı bir tanıma söz konusu olabilir. Bununla beraber, Trump’ın Kırım ve Donbas/Ukrayna meselesinde Rusya’yla ilişkileri riske atmayıp Suriye gibi sorunlar için masaya oturmaya daha fazla istekli olacağı öngörülebilir.

    rusya-bati-ya-dort-bir-koldan-meydan-okuyor-231659-1.
    Moskova Devlet Üniversitesi Öğretim üyesi Dr. Kerim Has

    Türkiye’nin yeni komşusu Rusya oldu yorumlarına neden olan Baltıklardan Bulgaristan’a, Moldova’dan Ermenistan’a uzanan hatta Rus yanlısı iktidarların işbaşına gelmesi nasıl okunmalı?

    2008’deki Gürcistan kriziyle beraber Türkiye-Rusya komşuluk ilişkilerinin farklı bir boyut kazanmaya başladığı bir gerçek. Rusya’nın özellikle Karadeniz’e sınırı olan Abhazya’nın bağımsızlığını tanıması ve bu bölgedeki askeri varlığını artırması Karadeniz’deki dengeler açısından oldukça kritik idi. Bunu takiben Kırım’ın ilhakı Rusya’ya Karadeniz’in ötesinde Doğu Akdeniz’de de daha fazla manevra imkanı sağladı. Sivastopol ve Novorossiyk askeri üslerinin modernizasyona tabi tutularak bu üslerdeki askeri varlığın nükleer silahlar da dahil devasa oranlarda artırılması Rusya’yı Karadeniz’in güvenliğinde başat aktör rolüne yükseltti. Yine Erivan’la imzalanan son askeri anlaşma Rusya’yı Dağlık Karabağ’ın ötesinde Güney Kafkasya’daki güvenlik denklemine daha fazla eklemledi. Suriye’deki Hmeymim ve Tartus üsleri ise Rusya’yı kuzey ve doğu cenahı haricinde güneyden de Türkiye’ye komşu yaptı. Halihazırda Türkiye’nin çevresindeki Rus askeri üslerinin sayısının NATO üsleri sayısından daha fazla olduğu bir gerçek. Bütün bunlara Bulgaristan ve Moldova’daki son seçim sonuçları da eklendiğinde, Rusya’nın Türkiye çevresindeki etkinliğinin yakın gelecekte azalmanın aksine daha da artacağı söylenebilir.

    Söz konusu bu tablo, 2 farklı açıdan yorumlanabilir. Birincisi, realist açıdan bakıldığında, Türkiye gibi bölgesel ölçekteki bir aktörün Rusya gibi bölgesel sorunlar üzerinden küresel hegemonya arayışındaki büyük bir askeri güçle komşuluk ilişkilerinin “hard power” (sert güç) unsurları (Rus üsleri, Rusya’nın artan askeri varlığı vs.) düzleminde ilerliyor oluşu bir “güvenlik riski” olarak değerlendirilebilir. Mesele bu şekilde değerlendirildiği takdirde, Türkiye’nin Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e kendi doğal “heartland”ında (kalpgâh) Rusya’yı dengeleyici ittifaklarını güçlendirmesi ve diplomasiye ağırlık veren bir dış politika izlemesi gerekir.

    İkincisi ise Rusya’yla bu ilişki düzeyinin zamanla bir çeşit karşılıklı bağımlılık oluşturacağı tezinden hareketle, Türkiye’nin bölgesel çıkarlarının korunmasının ancak Rusya’ya açılacak daha fazla alanla daha kolay sağlanabileceği inancı. Bu bakış açısı aslında kısa bir süre önce 24 Kasım 2015’te Rus uçağı düşürüldüğünde çok açık bir şekilde test edildi. 24 saat geçmeden Rusya’da siyasetten ekonomik ve kültürel ilişkilere kadar her açıdan negatif anlamda güncellenen Türkiye algısı karşılıklı bağımlılık ilkesinin Ankara-Moskova hattında henüz kurulamadığını gösterdi. Rusya gibi merkezi iç iktidar yapılanmasının oldukça güçlü olduğu ve tamamıyla realist perspektifle dış politikasını inşa eden bir aktörle Türkiye’nin karşılıklı bağımlılık üzerinden ilişkilerini geliştirmesinin önünde epey engellerin olduğunu kabul etmek gerek.

    • ABD, NATO ve AB üzerinden Rusya’yı çevrelerken, Rusya da ABD ve NATO’yu Ortadoğu ve Doğu Avrupa’da mı çevreliyor?

    ABD’nin NATO ve AB üzerinden uzun bir süredir Rusya’yı çevrelemeye çalıştığı doğru. ABD’nin Avrupa’da kurmaya çalıştığı füze kalkanı projesi, NATO’nun Baltıklarda artan askeri varlığı, AB’nin Doğu Ortaklığı projesiyle Rusya sınırlarına doğru genişlemesi gibi hususlar Moskova’nın Ukrayna’daki agresif politikalarına bir tepki olarak değerlendirilse de netice itibariyle Rusya’nın nüfuz alanlarının Batı tarafından Doğu Avrupa’da belli bir sınır hattında tutulmak istendiğinin de göstergesi. Nitekim füze kalkanı da dahil bütün bu projelerin ortaya çıkış tarihi Ukrayna krizinden çok daha öncesine denk gelir. ABD’nin bu politikasının arkasında NATO üyelerinin askeri harcamalarını artırarak kendi yükünü hafifletmeye çalışması ve üyeler arasında Rusya tehdidi karşısında dayanışmayı artırıcı bir hedef izlemesi de muhtemel.

    Rusya’nın ABD ve NATO’yu çevrelemesi hususuna gelirsek, açıkçası bunun çok mümkün olduğunu düşünmüyorum. Rusya’nın böyle bir strateji izlediği şeklinde bir kanıya sahip değilim, ayrıca istese de buna kaynaklarının yeteceğini de hiç sanmam. Ancak Rusya’nın Ortadoğu üzerinden uluslararası siyaset arenasına yeniden etkili bir aktör olarak döndüğü doğru. Doğu Avrupa’da ise daha önce bahsedildiği üzere “koruma refleksi” üzerinden bir “güvenlik sendromu” yaşadığı için Rusya’nın adımları daha agresif özellikler içerebiliyor. Öte yandan ABD’nin NATO ve AB aracılığıyla Rusya sınırlarına genişlemesinin haricinde Rusya’da rejim değişikliği amaçladığı şeklindeki algı Kremlin’i rahatsız eden konuların başında geliyor. Bu da agresifliğin aynı zamanda Kırım’ın ilhakındaki gibi asimetrik bir tepkiyle beraber ortaya çıkışına zemin hazırlıyor.

    • Suriye’deki ateşkes, büyükelçinin öldürülmesi, Moskova deklarasyonu... Moskova-Ankara ilişkileri oradan nasıl okunuyor?

    Rusya, Büyükelçisine saldırının Türkiye’yle ikili ilişkilerde yeni bir siyasi kriz ortaya çıkartmaması noktasında şu aşamada oldukça temkinli. Mesele belli ölçüde açıklığa kavuşana kadar Moskova’nın Ankara’yı doğrudan suçlayıcı (saldırıyı bir polisin gerçekleştirmiş olması, Ankara’nın merkezindeki bir sergide olayın yaşanmasına rağmen güvenlik önlemlerinin eksikliği vs. konularda) ifadelerden kaçınacağı görülüyor.

    Öte yandan Rusya, en son 89 yıl önce bir büyükelçisinin hayatını kaybettiği bir saldırıyla karşılaşmıştı. SSCB’nin Polonya Büyükelçisi Piotr Voykov, 1927’de Varşova tren istasyonunda Bolşevik Devrimi’nden kaçan bir Beyaz Rus göçmen tarafından saldırıya uğramış ve hayatını kaybetmişti ki olayın hem mahiyeti hem de suçluları yaşanan son hadisenin içeriğinden epey farklı. Dolayısıyla hem Rus siyasi otoriteler hem de Rus toplumu için Ankara’daki Büyükelçi suikastının uçak krizine benzer şekilde bir travma yarattığı ve belki de ne tür bir tepkinin verilmesi noktasında Moskova’da tereddüt oluşturduğu söylenebilir. Bu travma ve tereddüt ana akım Rus medyasında belki de uzun bir süredir ilk defa Kremlin’in Suriye politikasındaki risklerin daha fazla tartışılmasına neden oluyor. Hatta Kremlin, kendisine yakın çevre ve kişilerce eleştiriye dahi maruz kalmakta. Bu husus bir başka açıdan ise Moskova’nın Türkiye’ye karşı yüksek dozda bir tepki vermesini de -en azından şu aşamada- engelliyor.

    Pek muhtemel ki, Rusya Türkiye’de yaşanan terör saldırılarının artışını ve şimdilerde bu saldırıların artık sivillerin yanı sıra diplomatik misyona sahip kişileri de tehdit ettiği algısını, uluslararası arenada Türkiye üzerinde oluşan psikolojik baskıyı önceleyerek Ankara’nın Suriye politikasını değiştirme amaçlı kullanma gayretinde.

    Rusya, Suriye’deki taleplerinin sağlanması noktasında Türkiye’yle ilişkilerini belli bir anlayış zemininde götürmeye çalışacaktır ki mevcut konjonktürde Moskova’nın, muhalif gruplara desteğin kesilmesi karşılığında PYD/PKK koridorunun engellenmesi pazarlıklarında Ankara’ya karşı elinin güçlendiğini belirtmek gerek. Nitekim Türkiye-Rusya-İran görüşmesi neticesinde ortaya çıkan Moskova Deklarasyonu’nda da birinci önceliğin Suriye’nin toprak bütünlüğünün yanı sıra Esad’ın taraflarca kabulüne verildiği ve bu noktada üçlü arasında bir mutabakata varıldığı kanısı hakim. PYD/PKK konusunda ise Rusya, bu meseleyi oldukça işlevsel ve uzun vadeli kullanma gayretinde ve yine gerektiğinde İran’a karşı dahi kullanabileceği bir siyasi/askeri kart şeklinde her halükarda masada tutmaya çalışıyor.

    Suriye’de Türkiye-Rusya öncülüğünde sağlanan ateşkesin epey kırılgan olduğu ise açık. Bununla beraber, ikilinin 6 yıla yakındır devam eden Suriye’deki iç savaşta nihayetinde bu tarz bir işbirliğine gidebilmiş olmaları çok önemli. Tarafların çıkarlarını birbirlerine kısa bir süre öncesine göre daha rahatlıkla anlatabildikleri ve bir ölçüde kabul ettirebildikleri görülüyor. Suriye’de aynı anda i) yerel boyutta devlet ve devlet dışı aktörler ile bu devlet dışı aktörlerin kendi arasında cereyan eden bir iç savaş, ii) bölgesel aktörlerin dahil olduğu bir çatışma ortamı, iii) küresel düzeyde de jeopolitik bir hesaplaşma süreci yaşanıyor. Dolayısıyla Türkiye-Rusya öncülüğündeki son ateşkesin başarısı bu üç boyutlu savaştaki askeri olduğu kadar siyasi dengeleri de gözetmesiyle mümkün duruyor.

    • Rusya’nın Türkiye’ye bakışı nasıl? Ne düşünüyorlar? Bu işbirliğini reel politik düzlemde nasıl yorumluyorlar?

    Suriye krizinin Türkiye’nin doğrudan ulusal güvenliğini ilgilendiren bir sorun olmayı da aşıp son dönemde ittifak ilişkilerini de belirleyen bir sürece dönüştüğü görülüyor. Rusya’nın bu süreçten avantaj sağlamaya çalıştığı ise net. Türkiye’yle ikili ekonomik/ticari ilişkilerde normalleşme süreci bu nedenle daha ziyade Rusya’nın istediği içerikte ve yine Rusya’nın istediği hızda ilerliyor. Rusya’nın halihazırda Türkiye’yle ilişkilerde öncelik atfettiği iki hayati konu ise Kafkasya-Karadeniz-Doğu Akdeniz havzasında enerji işbirliği ve Dağlık Karabağ, Kırım/Ukrayna ve Suriye başta olmak üzere bölgesel sorunlarda ortak zemin.

    Söz konusu bu iki alan diğer açıdan ise Türkiye’nin uzun süredir içerisinde yer aldığı Batı blokuyla ilişkilerini zayıflatacak hususlar barındırıyor. Rusya’nın Türkiye üzerinden Avrupa’nın enerji güvenliğinde konumunu muhafaza etmeye çalışması ve yine Türkiye üzerinden NATO ve AB içerisinde çatlaklar oluşturmayı hedeflemesi ıskalanmamalı. Reel politik düzlemde bakıldığında Türkiye’nin Avrasya’ya yönelimi bu anlamda Rusya için Asya coğrafyasının ötesinde Batı’yla ilişkilerinde de stratejik kazanımlarını katlayan bir süreci ima ediyor.

    • Ruslar tüm olanları nasıl karşılıyor, Putin hakkında ne düşünüyor? Politikalarını destekliyor mu?

    Ruslar sevilmeyi değil de takdir edilmeyi ve saygı duyulmayı daha fazla önemseyen bir toplum. Bu durum haliyle devletler nezdinde kendisinden korkulması gereken bir dış politik refleksi beraberinde getiriyor. Devletlerden korkulması ise devletlerin askeri güç kapasiteleriyle doğru orantılı bir durum ki Rusların askeri sanayiye niye her dönem daha fazla ağırlık verdiklerinin bilinçaltı motivasyonunun bununla ilgili olduğunu düşünüyorum.

    Yine Ruslar devlet erkinde merkezi anlamda “güç birikimini” bu toplumsal algının doğal bir sonucu olarak değerlendiriyorlar. Nitekim Rusların tarihine bakıldığında bu algının doğrulandığını görmek mümkün. Ruslarda merkezi devlet yapılanması piramidinin zirvesindeki Çar’ın temsil ettiği makam sonrasında İmparator, SSCB döneminde Komünist Parti Genel Sekreteri ve 1991 sonrası ise Devlet Başkanı unvanıyla geleneksel güç gösterisinin simgesel boyutuna işaret eder. Ruslarda gücün temsil edildiği makama verilen önem gücün kendisinden ve mahiyetinden daha önemli bir tahayyülü karşımıza çıkarır.

    Putin’e verilen desteğin de Ruslardaki bu düşünce mekanizmasıyla doğrudan ilgisi olduğu kanaatindeyim. Ruslar, Putin’le beraber ülkelerinin daha fazla saygı duyulan ve de korkulan, yani güçlü bir aktöre dönüştüğü kanaatindeler. Özellikle Kırım’ın ilhakı sonrasında Putin’e desteğin yüzde 86’yla zirve yapması bu anlamda 1990’larda epey rencide edilen bu ulusal gururun yeniden onarılmasıyla yakından ilintili. 2016 sonlarına doğru Suriye’de sağlanan diplomatik başarılarla da yine Putin’in ülkedeki ekonomik krize yönelik toplumsal tepkiyi yükselen milliyetçi ve vatansever duygularla absorbe ettiği söylenebilir. Son birkaç senedir Rusya’da en fazla destek bulan yöneticiler arasında ilk üç sırayı Devlet Başkanı Putin, Dışişleri Bakanı Lavrov ve Savunma Bakanı Şoygu alıyor.

    Öte yandan, dış ve savunma politikaları söz konusu olduğunda önde gelen muhalif parti liderlerinin Putin’in yanında yer almaları bu desteğin toplum düzeyinde daha fazla yayılmasını kolaylaştıran diğer bir unsur. Rusya’da Putin dönemindeki iktidar yapılanması devlet erkinin meşruiyetini kesinlikle tartışmaya açmak istemeyen bir siyasi kontrol mekanizmasını da beraberinde getirdi.