Sensiz hiçbir yer
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Şehrin üzerine gri bir toz bulutu gibi yağıyor kar, umutsuz tutkuların, kanıksanamayacak acı ve ölümlerin ağırlığıyla… Bütün bu kafa karışıklığının sebebi, anlamak istenilmemesi olabilir mi? Her şey bu kadar apaçık ortadayken, anlamanın dehşetinden uzak durmak, sorumluluğundan kaçmak için mi? İnkâr edilemeyecek, yok sayılamayacak bu dehşet, kafa karışıklığıyla hafifletilmeye çalışılıyor olamaz mı? Vazgeçemediğiniz o etiketlerin, üstünüze yapışmış, neredeyse teniniz gibi hissettiğiniz kimliklerin, siyasi tercihlerinizin, etnik kökeninizin, dini inancınızın, hatta korkularınızın, ölümlere içten içe sevinen o kötü yanınızın yaşanan bu dehşet dolu günlerle bir ilişkisi olabileceğini…

Gerçekten inanıyor musunuz, on yıllardır şiddetin kökünü şiddetle kazıyacağız diyenlere, ölümü kutsayıp gencecik insanlara “inşallah şehit olun” diye dilekte bulunanların bu dehşet dolu günleri sona erdireceğine?.. Ece Ayhan’ın nasihat ettiği gibi, lütfen tarihi düzünden okuyun, her şey orada apaçık yazıyor.

Judith Butler, ABD’de 11 Eylül’den sonra kafası karışanlara şöyle sesleniyordu “Kırılgan Hayat” adlı kitabında: “ABD’ye saldırılardan sorumlu olan bireyleri bulmanın işin köküne inmek olduğunu mu düşünüyorsunuz? Büyük bir Müslüman nüfusu barındıran bir egemen ülkeyi istila etmenin, Pakistan’da etkin bir şekilde ve şiddete başvurarak ifade özgürlüğünü bastıran askerî rejimi desteklemenin, yaşamları, köyleri, evleri ve hastaneleri yok etmenin çok daha sert ve yaygın olarak Amerikan karşıtı hissiyatı ve siyasi örgütlenmeyi besleyeceğini tasavvur edemiyor musunuz? Stratejik açıdan bakınca, bu şiddeti ıslah etmek bizim çıkarımıza değil mi? Etik açıdan bakınca, şiddetin yayılmasını durdurmak, kışkırtılmasındaki rolümüzü dikkate almak, kültürel ve dinî çeşitliliğe sahip başka bir küresel siyasi kültür anlayışını geliştirip beslemek zorunda değil miyiz?”

Şehrin üzerine gri bir toz bulutu gibi yağıyor kar, sevinçsiz, keder yüklü… Gazetede bir fotoğraf, Rus Büyükelçisi Karlov konuşma yaparken, kendisine koruma süsü vermiş kâtil, biraz sonra öldüreceği kişinin arkasında soğukkanlı bir biçimde duruyor. Aynı gün gerçekleşen Berlin’deki katliama ait fotoğrafı, Halep’in yanmış yıkılmış görüntüleri tamamlıyor... Kayseri’deki katliamdan kurtulan bir askerin sözleri yer alıyor aynı sayfada, bomba yüklü olabileceği söylenen araçlara dair uyarılar…

Balıkçılar kahvesinde Judith Butler’ın kitabını okuyorum, yas tutmanın özgürleşmeyle, siyasetle, hayatı savunmakla ilişkisini… Bu akışın, sürüklenişin nereye varacağını düşünüyorum. Butler’ın ABD için söylediği gibi, bugün yaşananlara karşı gösterilen genel tepki “kaygı, öfke; uç düzeyde bir güvenlik arzusu…” Bunun neticesinde de daha çok dehşet, korku, tahammülsüzlük ve kuşkuyla beslenen şiddet… “Genelleşmiş panik, egemen devletin güçlendirilmesi ve sivil özgürlüklerin askıya alınmasıyla koşut gider. Dahası, teyakkuz haline geçildiğinde nüfusun her üyesinden Bush’un ordusunda piyade eri olması talep ediliyor” diyor Butler. Bizdeki milli seferberlik açıklamalarıyla birlikte düşünüyorum bu sözleri. Her şey o kadar açık ve ortada ki, böylesine ağır sonuçları olacak bir siyasi tercihin sonuçlarını anlamıyor olabilir miyiz?

Başımı kitaptan kaldırıp kahvehanenin ortasında yanan sobadan yükselen alevlere bakıyorum, düşündükçe üşüyen içim ısınsın diye. Turgut Uyar’dan defterime yazdığım dizeleri okuyorum sonra: “her sabah denize çıkar, bir elma yerdi / hüznünü ve çılgınlığını elmanın / gözünü yumsan ağzında duyarsın / ellerine bakma artık / çünkü kar yağıyor / çılgın hüzünlü…”

Butler’ın “ben sensiz hiçbir yerdeyim” sözünü yazıyorum sonra defterime; “umutsuz umut” böyle bir şey…