Şimdi söyle bakalım neresi senin yurdun?
18.05.2017 11:06 GÜNCEL

TEKGÜL ARI

Nil Sakman, ‘Balık Hafızası’ öykü kitabının ardından uzun bir öyküden (novella) oluşan anlatı türü kitabı Süreyya’yla okurun karşısına çıktı.

Süreyya kendi yolculuğuna çıkarken okuru da kendi varlığının peşine düşürür. Haklı olarak sorar da… “Şimdi söyle bakalım, neresi senin yurdun?”

» Bir kadının kendi ‘ben’in peşine düşerek varlığını araması umutsuz bir çaba mıdır?

Eril ideoloji, kadın varlığının üzerini sıkıca kapatarak siyaset, bilim ve sanatın içinde bir nesne olmasına izin vermediği gibi ona atfettiği değerlerin altını da kalınca çizer. Sistemin devamını sağlayabilecek evlatlar doğurabilen bir anne, tanrıya kurban edilebilecek bir bakire, fahişe gibi kavramlarla kadını kendi içinde de parçalara ayırır. Ayırdığı bu parçaların mesajlarını, tıpkı bir şırınga iğnesinden zehrin zerk edilmesi gibi, insanların bilincine -mitolojik dönemden bugüne kadar- aktararak onları uyuşturmayı da başarır. Çünkü Batı felsefesinin önemli temsilcileri bile zerk edilen zehirli kadın algısıyla, ‘uyuşturma etkisi’ altına girmekle kalmamış, fikirleriyle dozun bir miktar artmasını sağlamışlar. Aristotales, Heiddegger, Pythagaros, Nietzche gibi düşünürler uygarlığın erkek ürünü olduğunu öne sürerler. İnsan’ın değil insanoğlunun bilinç dışını keşfeden Freud’un kadınları karanlık bir kıtaya benzetmekle kalmayıp, “Kadınlar ne ister?” sorusuyla yaptığı çıkış, cinsiyetler ayrımcılığını belirlerken, öfkesini de kusar. “Evrende, düzeni, ışığı ve erkeği yaratan iyi bir öğeyle karışıklığı, karanlığı ve kadını yaratan kötü bir öge vardır,” diyen Pythagaros’un daha da ileri giderek kadın düşmanlığı (misogyny) vurgusunu imler.

Edward Hallett Carr’ın tanımıyla tarih, ‘doğrulanmış olgular kümesi’yse eğer, orada yeri bulamayan kadının kendi ‘ben’in peşine düşmesi ve nesne olabilmesi elbette kolay değildir. Çünkü kadının arkhesi derin bir çatlaktan oluşmuştur. Çatlağın içine zehir, ideoloji tarafından üretilen mitlerle, masallarla zerk edilerek genişlemiştir. Açılan yarığın sıvanması öyle bir günde olmayacak, yüzyıllarca sürecektir. Arkhesiyle her çağda kadının yeniden yüzleşmesi, cinsiyetine dönüp dönüp bakması, “Ruhun cinsiyeti var mıdır, Süreyya” diye sık sık sorgulaması da bundandır.

» Kadının varoluş çabasının nedenselliği üzerine gitmesi hastalıklı bir hâl midir?

Nil Sakman, ‘Balık Hafızası’ öykü kitabının ardından uzun bir öyküden (novella) oluşan anlatı türü kitabı Süreyya’yla okurun karşısına çıktı. Süreyya, yetmiş altı yaşında, hasta ve ölüme yakın bir kadının doğuştan, çocukluk, yetişkinlik ve yaşlılığa uzanan, varlık arayışı problemlerinin hikâyesiyle örülüdür. Süreyya’nın içsel, edimsel yolculuğunda, sorduğu sorular hiç bitmez. Sokrates’in ebe olan annesinden dolayı ortaya koyduğu Maiotik yöntem, doğurtma, kişinin kendini tanıması, içindeki bilgiyi açığa çıkarması Süreyya’nın arkhesini oluşturur. Gerçek ‘ben’ine ulaşmak için Süreyya’nın, sistemin devamlılığını sağlayan ailede başlayan belli düşünce kalıplarını atma çabasıyla, doğum anındaki sancılı durum pek de farklı değildir. Doğum anında ters dönen, nefessiz kalan Süreyya’nın eril ideolojinin belirlediği kurallar ve kalıplarla kuşatılmış bir dünyada yaşıyor olması belki bir kazaydı. Ancak yine de doğuş anında yaşama karşı ilk başarısız intihar girişiminden sonra varlığını sürdürerek yaşamak için direnir de. Aile ve toplumun düşünce yapısına direndiği gibi…

“Doğru düzgün doğmayı bile becerememiş bir bebek yaşama ne katabilir, ondan ne alınabilirdi? İsteksizdi, sıkıntılıydı, bitkindi. Daha doğarken girişilmiş bir intihar teşebbüsünden söz edilebilir miydi? ”(s.17)

Çocuklukla birlikte öğretilen eril bilgilerin, gençliğe geçişle cinsiyetler üzerine kurulması, yetişkinlikle birlikte ayrımcılığın netleştiği süreçte Süreyya da diğer kadınlara gösterilen kalıpların içine bir dönem beceriksizce girer. Suçluluk duygusuna rağmen dener de, kim olduğunun peşini bırakmadan. Her deneyim karşısında başka başka Süreyyalarla karşılaşır, onun tökezlemesini sağlar ama o kalkar, tekrara düşmeden devam eder. O Süreyyaların her birinden uzaklaştıkça belki hiçleşecek... O hâlde Süreyya, toplum içinde mi yoksa kendi içinde mi hiçleşir? Cioran, “varoluşun ta kendisidir bu hiçlik; her şeydir. Ve bu hiçlik, bu bütün, hayata bir anlam veremez ama hiç değilse hayatı, olduğu hal içinde sürdürür. Bir intihar etmeme hali,” der. Öyleyse toplumun uyumsuzluk olarak gördüğü hiçleşmek varoluş için gerekli bir hastalıktır. Yine Cioran ile devam edersek: “Sağlık hayatı olduğu halde, kısır bir kimlik içinde muhafaza eder; oysa hastalık bir faaliyettir, insanın sergileyeceği en yoğun faaliyet, kendini kaybetmiş ve… duraklamalı bir harekettir; hareket göstermeksizin bol bol enerji sarfetmektir, tamiri imkânsız bir gök parıltısını düşmanlıkla ve tutkuyla beklemektir.”

» Erkeğin düşü, nitelikleri belirlenmiş, olumlu, kadın ‘ben’leri midir?

Kendini bilerek ölmek isteyen Süreyya’nın mezarlık ziyaretleri hakiki gerçeğin ölüm olduğunu okura sıkça hatırlatır. Zor olan bilerek, öğrenerek, ilerleyerek yaşayabilmektir. Süreyya, kafasında bitirmesine rağmen, ona hitaben yazılan bir şiir kitabıyla eski kocasının sorgu kapısını aralar. Vuslat Bey, bilinçaltına yüklü eril ideoloji öğretilerinde yola çıkarak yazdığı şiirlerinde, Süreyya değil de usunda düşlediği bambaşka bir kadın yaratmıştır.

Nil Sakman, Süreyya öyküsünün felsefesini kurarken, varlık felsefesinin uğraştığı, ruh-beden ve ölüm üzerine birçok sorgulama yapar. Eril ideolojiye rağmen kadının önüne konan yaşam bilgisinin dışına çıkarak, yeni bir bilgiyi, karakteri üzerinden inşa etmeye çalışır. Çünkü öyküsünde toplumca alışılagelmiş mağdur bir kadın karakter yoktur, tam tersine kadının ‘ben’ varlığı üzerine geçmiş ile şimdi arasında nedensellik ilişkisi kuran, güçlü bir kadın karakter, Süreyya’yı yaratmıştır. Süreyya toplumda çoğu kadının arzuladığı imkânlara sahip bir evlilik yapmıştır. ‘Ben’ini göremeyen, ancak sipariş ‘ben’ler içinde yer almasını talep eden kocasını bu nedenle bırakabilen ender bir kadındır. Sakman’ın, bahçe, mezarlık, gusülhane, mahalle ve ev gibi mekânları oldukça canlıdır. Öykünün dili çapaksız ve sadedir. Özellikle dil, Süreyyaların seslice sorgulayan dış ses ve bazı şeylerin üstünü örtmeye çalışan iç sesle kurulmuştur. Daha baskın olan dış ses sanki iç sesin hareket etmesini sağlamıştır. Sakman, Süreyyalardan iki ayrı karakter yaratırken, duyguların sahiciliğini okura geçirebilmiştir. Ayrıca sorulan sorularla okuru metnin içine dâhil edebilmiştir. Çünkü Süreyya kendi yolculuğuna çıkarken okuru da kendi varlığının peşine düşürür. Haklı olarak sorar da… “Şimdi söyle bakalım, neresi senin yurdun?”