Taksim Ormanı’nda fantastik bir yolculuk
16.04.2017 11:02 BİRGÜN PAZAR

Meltem Yılmaz

2013'ün Beyoğlu’nun Gezi günlerinden, bir zaman tünelinden geçerek Osmanlı’nın çöküş dönemlerine bir seyahat olarak kurgulanan “Taksim Bahçesi”nin yazarı Murat Arda, bu haftaki Pazar Söyleşisi’nin konuğu oldu. Aynı zamanda Beşiktaşlı futbolcu portreleri kitap dizisinin de yazarı olan Murat Arda’yla, romanını ve eski adıyla Taksim Bahçesi olan Gezi Parkı’nın bugünün Türkiyesi için önemini konuştuk

» Taksim Bahçesi “Hayatın sırrı nedir Kerovpe Baba?” sorusuyla açılıyor. Sakalını sıvazlayan ihtiyar şarabını çekip yanıtlıyor: “Ağaç.” Neyin peşinde bu roman?
Belleğin intikâmının peşinde. Hepimiz bir gün yok olacağız. Gezegenimiz dahil her şey gelip geçici. Taksim Bahçesi de, bundan hareketle, mutlu ölebilmenin felsefesinin peşinde bir roman. Hayatın anlamını bilemiyoruz ama mutlu ölmenin yollarını keşfedebiliriz.

» Nedir mutlu ölüm? Burada Albert Camus’ye bir gönderme mi var?
Kibirden, hırstan ve gündelikliğin hapishanesinden arınarak, bir kelebek gibi huzurla o büyük anı yakalamak. Ateş böceği bilgeliğiyle bu dünyaya veda etmek. İnsanlar doğuyor, büyüyor ve göçüyor. Bunun hakkını vermek gerek. Bu da bir sincap ile, bir karga ile ya da bir yaprak ile empati kurabilmekle mümkün. Bir çam ağacından daha mı değerliyiz? Taksim Bahçesi adına hayat dediğimiz “bu büyük şakanın” beyhudeliğinin ve bir yanıyla da insanın kendi doğasını keşfetmenin peşinde bir roman.

» Roman neyi savunuyor?
Bu coğrafyada bir zamanlar yaşamış ve halen yaşamaya devam etme çabasındaki varlıkların, değerlerin, unutturulmaya çalışılan kent ve insanlık hafızasının keskin bir savunusunu yapıyor. Bu değerler İstanbul’un geleneksel mimarisinden tutun da, yurttaşlık bilincine, viran olmuş bir ülkenin tecavüze uğramış belleğinden Osmanlı’dan günümüze sürekli hareket halinde olan biçare göçmenlere kadar geniş bir çerçevede romanda işleniyor. Balkanlar’daki muhacirlerin, Rumların, Ermenilerin ve Türklerin dramı, ortak acıları kara mizahi ve eleştirel bir tonda kitapta anlatılıyor.

» Genç bir yazar olarak, kitabının sert içeriği ve ‘edepsiz’ olarak tanımlanabilecek dili nedeniyle dışlanabileceğin kaygısını taşıdın mı hiç?
Evet ama ben bu çağın yazarıyım. Peyami Safa’yı taklit edemem. Şişman ve terbiyeli bir züppe yazar gibi davranamam. Kendim gibi olabilmenin peşindeyim. Başkasının bana imaj-makerlık yapıp “okuyucunun ihtiyaçlarına göre” steril metinler yazdırması bana göre değil. Sertlik, edepsizlik, ahlak-dışılık ama aynı zamanda hayata meftunluk doğamda var. Pelin adlı ilk romanımı reddeden yayınevinin kadın genel yönetmeni “bu kitapta çok fazla seks ve küfür var” diyerek burun kıvırmıştı mesela kitaba. Sanırım kendisini ornitorenkler dünyaya getirdi. Böyle şahıslar dışlasın beni, en katlanamadığım insan tipleri.

» Beşiktaş’ın taraftar grubu Çarşı, Taksim Bahçesi ile ilgili bir yazı yayımladı. Nedir bu yazının önemi?
Doğrusu Beşiktaş’ın çarşısında doğup büyüyen bir semt çocuğu olarak çok mutlu oldum. Çünkü doğaya ve hayata önem veren, başka türlü gezegenden insanlardan oluşur Çarşı. Kitabın ruhunu anladıklarını hissettirmeleri beni gururlandırdı. “Taksim Bahçesi; kayaları patlatan meşe kökleri gibi dağarcığınızda uyanışlara neden olacaktır… Hiç bu, şu, o taraftan bakmadıysanız size sunulmuş bir fırsat Taksim Bahçesi” diye yazdılar. Kitabı bence harika tanımladılar, buradan onlara Kartal selamı yolluyorum.

» Taksim Bahçesi’ndeki zaman yolculukları okuyucuyu yüzyılın başındaki Dersaadet zamanlarına götürüyor. Ama aynı zamanda da romanın büyük bir bölümü Gezi Parkı’nda, “Taksim Ormanı”nda geçiyor. Çoğu yerde gerçek-üstü bir anlatım söz konusu. Romanda kendi çocukluğunu da satırlarına yansıtıyorsun sanki, bir yazar kitabında kendinden parçalar yansıtmadığında eksik mi hissediyor?
(...) Çocukken Kambur’un Bahçesi’nde, ailemle gittiğim açıkhava sinemasından dönüşte babamın beni kucağında taşırkenki anı hatırladım o an, yıldızlara bakarken uyuyakalırdım hep ve inanın sinemadan daha zevk aldığım şey, babamın kucağındaki o eve geri dönüş anıydı. Ah Kerovpe Baba, sinevitograf işine girerseniz vallahi yanınızda çalışırım. Yazık ki düşlerim, kafamı gök kubbeden yere doğru çevirip etrafa baktığımda sönümleniverdi. Kambur’un bahçesi otoparka dönüştürülmüş ve artık bir araba mezarlığı olarak faaliyetine devam ederken Taksim Bahçesi de buyrukkullarınca işgal edilmiş ve güzel insanların gözlerinin içindeki ışık dahi söndürülmüştü (...)

Evet, bir yazarın kitabına kendinden parçalar eklemesi kaçınılmaz oluyor sanırım. Taksim Bahçesi, itiraz ettiğim ve yurttaşlık bilinci taşıyan çoğu insanın itiraz ettiği tüm hayat düşmanlığı uygulamalarına karşı sert bir manifesto gibi.

»Kitapta, Ermeni devrimci Paramaz, İştirakçi Hilmi’den esinlendiği belli olan Malumatçı Necmi ve biraz da Berkin Elvan’ı çağrıştıran Erkin gibi ana karakterlerin yanı sıra hayvanlara da yer veriyorsun. Hatta “kutiklere” de başrolü uygun görmüşsün. Neden?
Gezegen ile, Kozmos ile bir olma duygusuna erişme kaygısı diyebilirim buna. Bir sokak köpeğinden daha değerli değiliz. Bazı devlet “büyüklerinin” böbürlenmeleri ve kendilerini fazla önemsemeleri beni çileden çıkarıyor. Taksim Bahçesi’ndeki bir kutiğin patisi hepsinden daha önemli benim için. Sokak köpeklerini çok seviyorum ve onlarla yaşadığım kanlı bir muharebeyi de kitapta devrimci köpeklerin sınıf savaşı sekanslarında anlatıyorum. Çocukken önce kavga eder sonra arkadaş olurduk büyüdüğüm Şenlikdede Mahallesi’nde. Sokak köpekleri ile serüvenim de bir benzeri ve onlar da fantastik Taksim Bahçesi’nin birer kahramanı oluverdiler. Ayrıca biliyorsunuz; orada toprağın altında bin bir milletten atalarımız var ve halen yaşamlarını sürdüren de 60 civarında ağaç türü onlara yoldaşlık ediyor –ki bana göre romanın asıl baş kahramanları onlardır-. Bu ulu ağaçların kaderini de, atalarımızın mirasını da, yaprakların gölgesinden yararlanmak isteyen mahlukatı da Bruno’yu yakan zihniyetin güncel akrabalarına emanet edemeyiz. Elbette ki hepimizindir Taksim Bahçesi. Eski adıyla Taksim Bahçesi ya da şimdinin Gezi Parkı, yüzyıllardır varlığını sürdüren bir kamusal alan; kalender bir ormandan bize miras kalan son doğa çırpınışı. Taksim Bahçesi bu coğrafyada yaşamış ve yaşamamış tüm insanlığa, tüm canlılara aittir ve roman bu saptamaya sadık ilerliyor. Kitapta, tarihi ve gerçek karakterlerle ağustos böcekleri, devrimci hayaletler ile çam ağaçları başrolde. Tüm bu canlıların yolları, Taksim ormanının derinliklerinde bir zaman tüneli içerisinde kesişiyor.

» Taksim’in herkes için ayrı bir anlamı vardır. Peki senin için anlamı nedir?
Taksim bu ülkenin kalbi gibi. Yüzyıllardır böyle; isyanın ve yaşamın da merkezi gibi Taksim Bahçesi. O mıntıka, şatafatı da gördü, yıkımı da; direnişi de gördü, tükenişi de. Umarım yeniden küllerinden doğan bir Anka Kuşu gibi, “eskisi gibi” hayatın simgesi olmayı da görecektir. Atalarımızın iki ayağının üstüne dikildiği, hatta sudan karaya çıktığı o zamansız günlerden bu yana devam eden mücadelelerinin farklı bir ölçekte simgesi de diyebiliriz Taksim Bahçesi için.

» Eskiden neden Taksim Bahçesi denilirmiş oraya?
Yüzyıllarca bu isim kullanılırmış. Büyük İstanbullu yazar Yorgos Theotokas’ın Leonis adlı yaşamöyküsünde anlattığı Taksim Bahçesi’nden “Altın Şehir” dedikleri Üsküdar ve Boğaz manzarası beni çok etkiledi. Gerçekten de hâlâ güneş vurduğunda bir altın gibi parlar Üsküdar sırtları. Bizanslıların neden oraya Hrisopolis dediklerini çok iyi anlıyorum. Taksim Meydanı'ndan Harbiye’nin Şişli’ye kadar olan mıntıkası 1600’lü yıllarda Ermeni ve Rum mezarlıkları olarak kullanılıyormuş. Bu mezarlıkların olduğu bölgeye Beyoğlu ve Galata semtlerinin su sorununu çözmek için maksem yapılıyor. Maksem; toplanılan suyu çevredeki çeşmelere ve hanelere dağıtılan yani “taksim edilen” su depolarıdır. Bu su “taksim”in dolayı da bölgenin ismi de Taksim olarak anıldı ve doğal olarak da buranın adı da Taksim Bahçesi olarak anılıyor. Mecidiyeköy ile Taksim arası ise bir orman. Kitapta da fantastik bir orman olarak algılanabilecek Taksim Ormanı aslında bir gerçeklik taşıyor.

» Eylemlerden bugüne Taksim Gezi Parkı nasıl bir dönüşüm geçirdi?
Bana göre doksanlı yılların en büyük yalanı özelleştirmeydi. Aslında sınıfsal bir yıkım olan “özelleştirmeyi” medya denetimi sayesinde cici bir şeymiş gibi kakaladı sistem insanlara. Günümüzde ise en büyük yalanlardan biri “kentsel dönüşüm” denilen garabettir. “Soylulaşma” adı altında bir köksüzleştirme operasyonudur bu kentsel dönüşüm zokası ve şöyle bir örnek vermek yerinde olacaktır: Nevizade meyhaneleri 500 yıl önce de meyhaneydi. Burasını “kentsel dönüşüm” zırvalığı adı altında bir steril oteller bölgesine dönüştürmek yurt ve insanlık hainliğidir. Sadece Gezi Parkı değil, tüm bu bölgenin köksüzleştirme ve rantiyenin körlemesine betonlaştırma operasyonlarına topyekûn direniş gerekmektedir. “Hrisopolis” tepesine kondurulan tuhaf beton caminin de Taksim Meydanı’na yapılmak istenen bürokratik caminin de dinin istismar edilmesi olarak görüyor, ayıplıyorum.

» Kitabını tür olarak nereye oturtuyorsun?
Gerek edebiyat gerekse sinema dünyası gerekse de farklı disiplinlerden sanatçılara kadar birçok etkilendiğim isim var. Taksim Bahçesi’ne ben janr olarak “Saykodelik Gerçekçi” diyorum, bu her ne kadar benim tarifim olsa da kitaba akraba sayabileceğim çok fazla isim var. Elias Canetti’den Ingvar Ambjørnsen’e, Jodorowski’den Nâzım Hikmet’e, Theodoros Angelopoulos’tan William Burroughs’a, Sait Faik’ten Mandrake ve Kızılmaske’ye, Krzysztof Kieslowski’den Kaptan Swing çizgi romanlarına ve hatta Cervantes’e kadar geniş bir akrabalık bağının olduğunu düşünüyorum Taksim Bahçesi’nin. Tabii ki annemin komik hikâyelerinin de etkisini yadsıyamam.