Taşeron mezarlığında kanatsız bırakılanların hikâyesi: Babamın Kanatları
04.12.2016 12:10 BİRGÜN PAZAR
Kıvanç Sezer’in Babamın Kanatları’nda yaptığı sınıfın üçüncü sayfaya hapsedilen hikâyesini anlatmak, hani Marx’ın “anlatılan senin hikâyendir” diye özetlediği…

OYA YAĞCI

Küresel piyasalara entegrasyonun, saldırgan neoliberal politikalarla güvence altına alındığı Türkiye’de, hızla artan işçi cinayetleri, gündem operatörleri tarafından aynı hızla gündemden uzaklaştırılmaktadır. Küresel kapitalizmin düzensizleştirme ve güvencesizleştirme politikalarının vahşiliği ve ölümcül sonuçlarının en radikal biçimi, iş cinayetlerinde görülmektedir. Emekleri kadar yaşamları da değersizleştirilen işçiler, “kırılgan” ın en somut temsilidir. Sorumluların “kaza” diyerek geçiştirdiği ve normalleştirerek meşrulaştırmaya çalıştığı cinayetleri kanıksadığımız ölçüde, bizler de suça ortağız. Görünmezliğe hapsedilenin hikâyesini görünür kılmak, alışmamak ve hesap sormak, cinayete dur demenin gerekli koşuludur. Çünkü emeğin değersizleşme süreçlerinde, emekçi ölümleri de üçüncü sayfa haberleri arasına gizlenmektedir. Üçüncü sayfa haberi demek, hikâyesiz bırakılmak demektir. Tüketici açlığını doyurmak için magazine ve teşhirin her türlü biçimine saldıranların, giderek içeriksizleşen yaşamlarının ağırlığını hafifletme çabası, başkasının felaketine yönelttiği röntgenci bakışında belirginleşir. Üçüncü sayfa demek, günlük olağan ölüm listesi demektir. Ölümü ve acıyı boş bir biçime hapsederek sömürmenin ve unutmanın mecrasıdır.

Güvencesizleştirmenin, güvenlikçi devlet-iktidar mekanizmalarına kovayla su taşıdığı yeni düzenleyici mekanizmalar, yeni bir kölelik rejimini inşa ederken, en dışa ittiklerini de en kolay harcanabilirler olarak etiketliyor. Sonrası derin bir sessizlik ve unutuşa terk etmek.

Babamın Kanatları tam da bu sessizliğe ve unutuşa bir itiraz olarak düşünülebilir. Kıvanç Sezer, John Berger’in, Bob Dylan’ı dahil ettiği Bard geleneğini anımsattı bana. Berger, İstanbul’dan Gelen Telefon başlığını taşıyan Yücel Göktürk’le söyleşisinde, Dylan’ın, “neyin geçer akçe olduğuna bakmadan, ne görüyorsa onu yazdığı” ve proletarya kavramı gözden düşmüşken, Bard geleneğinden ozanların kullandığı bu kavrama sadık kalarak, “ halka neler olup bittiğini anlattığı” için değerli olduğunu söyler.

Kıvanç Sezer’in Babamın Kanatları’nda yaptığı da budur bana göre. Sınıfın üçüncü sayfaya hapsedilen hikâyesidir anlatılan, hani “anlatılan senin hikâyendir” dediği Marx’ın. Gözden ırak tutulanın, değersiz ve fazlalık görülenin hikâyesini yakına getirmek, radikal bir tutum ve taraf olmaktır. En çok, açık yüreklilikle taraf olmaya davet edildiğim hissini sevdim belki de. Bir tür açığa çıkarma girişimi, gizemleştirilenin altında yatan gerçek süreçleri kavramamız için bir uyarı. Yalın, mesafeli ve gerçekçi. Türkiye sinemasında nadir görülen ama kıymetli bir davetti.

Filmi sevmemin bir başka nedeni, politik-toplumsal içeriği kadar, bağırmayan, slogancı olmayan tercihlerinden kaynaklanıyor. Kıvanç Sezer, yakıcı bir toplumsal gerçeğe mesafesini koruyan ve politik-duygusal sömürüye düşme riskini hikâyenin katmanlı dokusu ile devre dışı bırakan bir yaklaşım sergiliyor.

Arthur Miller’ın Satıcının Ölümü’nü çağrıştıran, İbrahim’in (Menderes Samancılar) dilemması, dramatik etki yaratmaktan ziyade, her gün yaşanan gerçekliği odağa taşıyan bir yalınlıkla ele alınmış. Farklı kimlikleri kapsayan bir sınıf hikâyesi, ezilenlerin ortak meseli...

Aktüel kamera kullanımı ve oyuncu-ışık ve mekan yönetiminin, yarattığı etkiyle, hafızamdan silinmeyecek sahnelerin salt biçimsel-sinemasal estetik açısından değil, hikâyeye kazandırdığı katmanlar açısından da başarılı olduğunu söylemeliyim. Görüntü yönetmeni Jörg Gruber, filmin bütününde senaryonun ruhunu mükemmel bir biçimde yansıtmış. Filmin ilk dakikalarında TOKİ gökdelenleri arasından geçerken, yüksek duvarların, uçuşuna izin vermediği bir kuş gibi hissediyor insan kendini. Kentin TOKİ’leşen profilinin çekim açıları, izleyeni içine çekerken derin bir mezara sürüklendiği hissini uyandırıyor. Kendi adıma, yanlışlıkla eve giren kuşlar gibi bir türlü çıkış yolunu bulamadığım, duvarlarla çevrili bir potansiyel mezardı izlediğim İstanbul. Baş döndürücü bir hızla büyüyen TOKİ tarlalarına, sürüklenerek girdik hep birlikte. Yüksek binaların, uçurumu andıran katlarında esen rüzgâr da, ölümü soluduğumuz bir toz fırtınasına dönüşüyor, üşütüyordu. İşçi “yaşam” alanlarının klostrofobik atmosferi, karanlığın etkisiyle katlanıyor, nefessiz bırakıyordu. Karanlık, aynı zamanda hastalığın, aşkın, hayallerin ve geleceksiz bırakılan ömrün sırlarının hücreleriydi.

Film oyuncu kadrosu ile de dikkate değer. İbrahim’i ölümcül “kötü hastalığı” ile ete kemiğe bürüyen Menderes Samancılar, İbrahim’in ciğerlerine vuranın, aslında hapsedildiği koşullar olduğunu yalın bir biçimde gösterdi film süresince. Şaşkın, kavramaya çalışan ama hep dışarda bırakılan, özleyen, acı çeken İbrahim en çok eşikteliğini sezdiren ifadesi ile kazındı hafızama. Sıkışmışlığın cisimleşmiş haliydi. İbrahim’in kuşatılmışlığı içinde nefessiz kaldığımız her an, gençlerin halayları ve her şeye rağmen hayata çocuksu müdahalelerine gülümsediğimiz soluklanma anları ile dengelendi.

Nihal (Kübra Kip) ile Yusuf’un (Musab Ekici) “tedirgin” buluşmaları ve baş başalık anlarının naifliği, toplumsal hapishanede açılmış küçük gedikler gibiydi. Her iki oyuncu da yalın, minimal ve samimi yorumlarıyla sevda eşiği yarenliğin sırrını paylaştılar bizimle. Her ikisi için de aklımda kalacak olan, durulukları içindeki güçlü yorumları.

Bajar’ın müziği ve öne çıkan erbane, filmin leitmotifiydi denebilir. Filmi henüz izlemeyenler için fazla açıklayıcı olmamak adına, beni etkileyen birkaç sahne-an’a işaret etmekle yetineceğim: Horoz dövüşü sahnesinin, yalınlığı ölçüsünde güçlü metaforik anlamı, Yusuf’un küpesiyle kurduğu, nahif olduğu ölçüde etkileyici ilişki; gizlisinde sakladığı, yine bir başka gizlisi (Nihal) için taktığı, “öteki” kendisini farklılaştırdığını düşündüğü o küçücük küpe ile yüzünde beliriveren dünya gülüşü, Resul (Tansel Öngel)tarafından bir türlü anımsanamayan ve Yusuf’la (Musab Ekici) birlikte, bizim de dilimizin ucuna yapışan ve aslında son dönemin büyük ezberi olan “ünlü” kelimenin söylenememe an’ı. Hani Soma cinayetini, işin doğası diye yutturmaya çalışanların kullanmayı pek sevdikleri o ünlü kelime… Ve minimal olduğu ölçüde güçlü final sahnesi.

Sonuç olarak Babamın Kanatları, senaryosu, görüntü yönetimi, oyunculukları, atmosferi, müziği ve ayrıntıların yarattığı katmanların dengeli bütünlüğü ile zoru başaran bir ilk film.