‘Tekhne’nizi hazırlayın, gidiyoruz!
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL
Çalkantılı sularda birbirimize doğru yelken açtıkça bakın nasıl da kudretleneceğiz. İnsan hem ‘tekhne’dir hem de ada. Şimdi sular güneşin ışınlarıyla pırıl pırıl. ‘Tekhne’nizi yolculuğa hazırlayın, adalara gidiyoruz

Kıyıda oturup adaları seyretmeyi, hayal kurmayı kim sevmez ki? Ada deyince aklınıza egzotik adalar gelmesin, seyrettiğim İstanbul’un Prenses Adaları’dır; hayal gücünü kışkırtacak hiçbir özelliği olmayan yerleşik adalar. Ama insanın hayal gücünü kışkırtan, ada fikridir. Önce ayrılışı, ardından da yeni başlangıçları akla getirir. Bu yüzden hayalimizdeki adalar hep ıssızdır; yaratıcı eylemlerimizle kendimizi gerçekleştireceğimiz yer. Dolayısıyla ada insandır. Ve kıyıda oturup adaları seyreden, aslında kendini seyreder, geçmişini ve geleceğini bir ada imgesinde yakalamıştır.

Adaya ulaşmak için anakaradan ayrılmanız gerekecek önce. Karadan ayrılanın iki yüzü vardır; biri ayrıldığı karaya, diğeriyse ulaşacağı adaya dönük. Anakara, basmakalıp düşüncelerin birbirine eklendiği, hep aynının biteviye dönüp durduğu kısır döngünün, sağduyunun, yerleşik düzenin alanıdır; kapatılmanın, tıkabasa doldurmanın ve konformizmin. Karada zaman ve mekân, kapitalizmin örgütlediği haliyle sonsuza kadar sürecekmiş gibi gelebilir; geçmişi ve geleceği olmayan cehennemsi bir şimdi içinde çaresizce asılı kalmış gibi hissedebilirsiniz. Her şeyin yere sabitlendiği karadan ayrılmak ve çalkantılı bir yüzeyde serüvene atılmak yürek ister ama. Anakarayı adadan ayıran boşluk, yani deniz çalkantılı bir yüzeydir, serüvenlere açık. Denize ‘tekhne’ (yun.) ile açılırsınız, yani ‘yapabilme gücü ve becerinizle’. Bir deneyim alanı olarak deniz, yani boşluk bedenlerin kendi kudretlerini keşfedecekleri ve yapabilme becerilerini artıracakları etiğin alanıdır. Oysa kara, bedenin kudretini yasalarla kısıtlayan ahlakın alanı. Etik alanın çalkantılı sularında devindikçe bedeniniz ve ‘tekhne’niz yeryüzünün kuvvetleriyle birlikte dönüşecek. Adaya ulaştığınızda artık siz, siz değilsiniz.

Denize açılırken ‘tekhne’nin neresinde durduğunuz önemli; yüzünüzün nereye baktığı. ‘Tekhne’nin baş kısmındaysanız; yüzünüz eski olana değil, yeni karşılaşmalara açıktır. Ve fırtınalı denizde adaya ulaşmaya çabaladıkça bir bedenin nelere muktedir olabileceğini keşfedersiniz. Teknenin kıçında oturuyorsanız; karadan kopuşu, yitirdiklerinizi izlemekle yetineceksiniz. Ve alışkanlıklar, ezbere bildiğiniz yollar geride kalırken içinizi bir hüzün kaplayabilir ve bu hüzün nostaljiye dönüştüğünde artık neyi yitirdiğinizi unutsanız bile aklınız ve bedeninizi, yani ‘tekhne’nizi klişeler, yaşamı değersiz kılan yükler işgal edecektir. Deli sularda yol alabilmek için hafiflemek gerek. “Yaratmak hafifletmek, yaşamın yükünü boşaltmak, yeni yaşam olanakları icat etmektir” (Deleuze). Ve Nietzsche de ruhun üç dönüşümünden söz ederken, ancak masumiyeti ve unutuşu temsil eden çocuğun, yaşamı değersiz kılan yüklerden kurtulabileceğini söylüyor; yeni başlangıçlar ve değerler yaratacak olan çocuktur. O yüzden adaya bir çocuk gibi de çıkabilirsiniz; ya da yaşamı değersiz kılan yüklerle bir sömürgeci olarak da, Robinson Crusoe gibi: “Bundan daha sıkıcı bir roman hayal etmek zor, çocukların hâlâ bunu okuduğunu görmek son derece üzücü. Robinson’un dünya görüşü yalnızca mülkiyet üzerine kuruludur; ondan daha ahlakçı bir mülk sahibi görülmemiştir” (Deleuze, Issız Ada ve Diğer Metinler, Bağlam). Robinson kıtanın kapitalizmini, yaşamı aşağılayan değerlerini adaya taşımıştır.
tekhne-nizi-hazirlayin-gidiyoruz-304515-1.
Deleuze ‘Issız Ada’ makalesinde, coğrafyacıların adaları oluşlarına göre kıta ve okyanus adaları olarak ikiye ayırmasını felsefi düşünceye taşımıştır. Kıta adaları, kıtadan bir kopuşun ürünüdür. Okyanus adaları ise okyanusun dibinden birdenbire yüzeye çıkan adalar. İnsan adaya yönelirken, adaları üreten bu ikili hareketi de bünyesinde taşır: Kopuş ve yeni başlangıçlar. İçimizde okyanuslar var. Ve derinlerde, henüz yüzeye çıkmamış gizil güçler: Yaratıcı kudretimiz. Yaşamın, birlikte yaratmanın yeni olanaklarını icat etmek için ‘tekhne’mizdeki yüklerden, bizi kısıtlayan, ağırlaştıran, güçsüz bırakan safralardan kurtulmalı önce. Çalkantılı sularda birbirimize doğru yelken açtıkça bakın nasıl da kudretleneceğiz. İnsan hem ‘tekhne’dir hem de ada. “Deniz şarap rengine büründüğünde tekneni kıyıya çek ve etrafını taşlarla çevir” demişti Hesiodos. Şimdi sular güneşin ışınlarıyla pırıl pırıl. ‘Tekhne’nizi yolculuğa hazırlayın, adalara gidiyoruz.