Toplumcu aydın devletten büyüktür
13.08.2017 10:53 BİRGÜN PAZAR
Sağcı münevverlerin ilkesi, devletten ummak ve devletten korkmak iken, toplumcu aydınlar devletten ummamayı ve korkmamayı ilke edinmişlerdir. İşte bu yüzden, hatta sırf bu yüzden işte, sağcı münevverler devlet karşısında mini minnacık kalırlarken, toplumcu aydınlar devlet karşısında birer abide gibi dikilmişlerdir. Ne de olsa toplumcu aydınlar devletten büyüktür!

Gökhan Atılgan - Siyaset Bilimci

Bu yazıda, toplumcu aydınlar ile devlet arasındaki ilişki hakkında bir şeyler söyleyeceğim. Bu konuyu tartışma arzuma vesile olan şey, toplumcu aydınlarımızdan Ahmet Say’ın anılarla olduğu kadar tarihle de yüklü, edebi olduğu kadar derslerle de dolu, okura nefesini tutturan, kâh ufuklara baktırıp düşündüren kâh insanın içini ümitle dolduran ve bazen de hüzün veren biyografik eserinde1 beni hayli etkileyen bir bölüm: “Bingöl’de Yüksek Lisans.”

Toplumcu aydınlar
Türkiye’de ‘sosyalizm’ sözcüğü on yıllar boyunca ve saçma sapan bir şekilde tabu olduğu için, sosyalist aydınlar sosyalizme ‘toplumculuk’, sosyaliste ‘toplumcu’, mesela ‘sosyalist gerçekçilik’e de ‘toplumcu gerçekçilik’ demişlerdir. ‘Toplum’ ile ‘sosyal’in birbirini karşılayan sözcükler olmasından dolayı, ‘sosyalist’e ‘toplumcu’ demekte bir sakınca görmemişlerdir. O kapkara çullanışların boğuculuğundan sıyrılıp bir nebze ferah nefes alabilmek için bunda bir fayda bulmuşlardır, haklı olarak.

Toplumcu aydınlar, ülkeleri ve halkları adına büyük bir duyarlılıkla yaşamışlar, fakirin horlanmasına, emeğin sömürülmesine, arkasızın itilmesine, kadının ezilmesine her hâl ve şartta karşı çıkmışlardır. Her hâl ve şartta, hakir görülen inançların, yok sayılan halkların yanında durmuşlardır. Topluma mührünü vuran ilişkiler; horlamak, sömürmek, itip kakmak ve ezmek iken kendi dertlerinin ve ikballerinin peşinden gitmeyi ‘ayıp’ saymışlardır. Anadolu’da doğan “mavi gözlü, kara gözlü, elâ gözlü bebekler” daha doğar doğmaz bitlenirken ve sağ kalmak onlar için mucize kabilindenken2 başının çaresine bakan ve çıkarının peşinden nefes nefese koşan ‘buzlu suların bencil hesaplarındaki’ ‘birey’e öykünmeyi ahlaken, vicdanen, fikren ve kalben reddetmişlerdir.

Toplumculuk karşıtı aydınlar
Sağ cenahın münevverleri ise toplumcu aydınların tam karşısında konumlanmışlardır. Devlet, vatan, bayrak ve hizmet edebiyatlarının ardında, methüsenalarının ise hemen berisinde, bir himmet, bir torpil, bir kayırma, bir kamu ihalesinden pay, devletten bir mevki arayışında ve beklentisinde olmuşlardır. Aynı göğün altında fakruzaruret içinde kıvrananların feryadı ile zevkusefa içinde eğlenenlerin avazını işittiklerinde “beş parmağın beşi bir olmaz” deyip işin içinden çıkmışlardır. Çıkamamışlarsa, “bu dünyanın bir de öte dünyası vardır, Cenab-ı Hak görür her şeyi” deyip geçmeyi bir marifet saymışlardır.

Aydınlara karşı devlet
Devleti idare eden hâkim sınıf temsilcileri kendilerini yücelten, kendilerine yanaşan, kendileri karşısında bükülen, olanca kabiliyetlerini gururlarını ve egolarını okşamak için kendilerinin ayakları altına seren münevverleri tutmuşlardır daima. Devletin imkânlarını öz babalarının imkânları gibi bu kişilere bahşetmişlerdir. Devletin ve toplumun emek ilkesine göre yeniden örgütlenmesini isteyen toplumcu aydınlara ise hışımla, nefretle, kinle ve gayzla yaklaşmışlar; onları en sert cezalarla cezalandırmayı birinci vazifeleri bilmişlerdir. Sağcı münevverlerin ilkesi, devletten ummak ve devletten korkmak iken, toplumcu aydınlar devletten ummamayı ve korkmamayı ilke edinmişlerdir. İşte bu yüzden, hatta sırf bu yüzden işte, sağcı münevverler devlet karşısında mini minnacık kalırlarken, toplumcu aydınlar devlet karşısında birer abide gibi dikilmişlerdir. Ne de olsa toplumcu aydınlar devletten büyüktür! Nasıl mı? Gelin Nâzım Hikmet’imizin kaleminin peşine takılarak yanıtlamaya çalışalım bu soruyu.

Nâzım’ın kaleminin peşinden
1941 senesinde bir bahar günü, ikindi vaktinde Anadolu Sürat Katarı İzmit Ovası‘nı geçerken, 510 numaralı üçüncü mevki vagonun birinci bölmesinde mahkûm Melahat, jandarma Halil’e insanca bir soru sorar: “Çocukları sever misin?”, Halil, “Sevilmez mi!” diye yanıtlar Melahat’ı. Sonra bilge bilge konuşur:
“Allahtan büyük ne var, demişler
çocuk var, demiş.
Öyle ya
Çocuk Allah korkusunu bilebilir mi?
Bilemez.
Kim kimden korkmazsa, o ondan büyüktür.”3
Anadolu halkının tecrübesinden süzülen bu ışıl ışıl bakış açısını muhteşem eserine aşkla nakşeden Nâzım Hikmet’in satırlarından yola çıkarsak eğer, toplumcu aydın devletten değil, devlet toplumcu aydından korkar. Dolayısıyla da toplumcu aydın devletten büyüktür. Çünkü toplumcu aydın, devletin menfaatperestler, mülk sahipleri ve zalimler adına halkı ezmenin, sömürmenin ve horlamanın bir mekanizması olarak çalıştırılmasına tamamen karşı çıkar. Devletin ancak zulüm, sömürü ve horlamanın tüm biçimlerini müesses nizamın devamı için kullanan ve meşrulaştıran bir aygıt olarak olmaktan çıkmasıyla toplumun huzur bulacağına inanır. Bu yüzden de ondan umacağı bir şahsi menfaati yoktur, onun tarafından kendisine kesileceği besbelli olan cezalardan da bir korkusu yoktur. Ama devlet, ezme ve sömürme ilişkilerinin mekanizmalarını çözmüş ve bu mekanizmaların halk tarafından kırılması için didinmiş toplumcu aydının kendisi aleyhine yaşamsal bir tehlike oluşturduğunu bildiği için ondan korkar. Onu kendisinden ve toplumdan itinayla uzak tutar. Devletin gadri toplumcu aydınların üzerineyken, bereketi sağcı münevverlerin üzerinedir.

Devlet onu tek bir kere sevindirdi...
Ahmet Say, Ağaçlar Çiçekteydi’de devletin kendisini hayatı boyunca tek bir kere sevindirdiğini yazar. O da 27 Mayıs 1960’tan sonra alınan kararlardan biriyle ilgilidir. Devlet, lise mezunlarına askerliği köy öğretmeni olarak yaptırmaya karar vermiştir. Ahmet Say’a da, öğretmen yüzü görmemiş, yetişkinlerinin büyük çoğunluğunun bile okuma yazma bilmediği Bingöl’ün bir köyüne gitme fırsatı doğmuştur. Ahmet Say, bu fırsat doğmadan az önce, Almanya’dan gazetecilik yüksek öğrenimi görerek dönmüş 25 yaşında bir gençtir. Milli Eğitim Bakanlığı’nın diplomasına denklik vermesi durumunda İstanbul Üniversitesi’nde asistan olabilecek, ileride profesörlüğe yükselebilecektir. Veyahut büyük gazetelerden birisine girebilecek, şöhretli bir gazeteci ya da yazar olabilecektir. Oysa, ikbal peşinden koşmak yerine toplumsal kurtuluş için mücadele etmek gerektiği fikrine daha Almanya’da öğrenim gördüğü sırada varmıştır. Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin gençlik örgütü konumundaki Sosyalist Öğrenciler Birliği’ne üye olmuş, okumuş, çabalamış, dövüşmüş ve 1958’de Uluslararası Sosyalist Gençlik Kongresi‘ne delege olarak katılmıştır. Türkiye’ye bir sosyalist olarak döndüğünde saygın bir profesör, şöhretli bir gazeteci olmak gibi şahsî idealleri çoktan geride bırakmıştır. Bingöl’ün bir köyünde öğretmenlik yapma fırsatı ona coşkun bir müjde gibi gelmiştir.

toplumcu-aydin-devletten-buyuktur-335377-1.

Hepinize nanik
Bu müjdenin yarattığı sevinci sanki bugünmüş gibi yansıtır Ahmet Say: “... ‘Denklik’miş, ‘asistanlık’mış, hepsi hava. Ben şimdi yüksek lisansımı yapmaya gidiyorum. Bakanlığın ‘diploma onay şubesi’, duydunuz mu? Ey gazete patronları, büyük gazeteciler, hepinize nanik! ... Bingöl’e gidiyorum, Bingöl’e!” (s. 141-142). Hani şu “merdivenlerinin üstünde güneş, yorgunluk ve telaş” olan Haydarpaşa Garı‘ndan atlar Anadolu Sürat Katarı‘na, Bingöl’ün yolunu tutar. Gittiği köyün yoksul, eğitimsiz, çaresiz insanlarıyla haşır neşir olacaktır. Çocuklarını okutacaktır. O çocukların ‘adam olma’ yolunda ilk adımlarını atmasını sağlayacaktır. Büyük bir sevinçle yola revan olmuştur.

Gocuklu celep?
Öykünün devamına da geleceğiz ama, şimdi bir dakikacık duralım burada. Ahmet Say gibi toplumcu bir aydının yerinde Almanya’da yüksek tahsil yapmış sağcı (hangi cenahından olduğu hiç fark etmez) bir aydın olsaydı acaba, ne yapardı? Muhtemelen bakanlığın ‘onay şubesi’nden bir torpil bulup üniversiteye yerleşir, sonra hızla yükselirdi. Olmadı devlette bir kadro için kapı kapı dolanır, araya adam sokar, bir yol buluşturur, işini çıkıştırırdı. O da olmadı, hatırlı kişilerin hatırıyla büyük bir gazetede bir sütun kapar, sütununun içini her Allah’ın günü, kardeşlerimiz, “gocuklu celep kaldırınca sopasını, sürüye katılıversin hemen”4 diye doldurur doldurur boşaltırdı. Gözlerini en kazançlı makama, en parlak zirveye ve merkezin kalbine çevirirdi.

Sönmüş bir kibrit çöpü bile..
Ahmet Say ise en dibe, en kenara gider. Şenlikle, sevinçle, hevesle ve şevkle... Bingöl Valisi yedek subay öğretmenleri makamında toplayıp her birinin isteklerini sorarken sıra Ahmet Say’a gelince Bingöl’ün en ücra köyüne gitmek istediğini, böyle bir köyün kendisine daha çok ihtiyaç duyduğunu, onların yoksunluk ve yoksulluğunu daha iyi anlayacağını söyler. Sonuçta bir aygır sırtında Göriz köyüne gönderilir. Köy, o kadar yoksuldur ki, orada “sönmüş bir kibrit çöpü bile değer taşımaktadır” (s. 149).
İstanbul’da çocuğuna özel Almanca dersi verdiği bir Kapalıçarşı esnafının yardımıyla başta çocuklar olmak üzere tüm köylüye kara lastik olarak bilinen pabuçlardan getirtir; köylü için düğün bayramdır. Köyün çocuklarını istediklerini sorabildikleri ve tartışabildikleri bir eğitim anlayışıyla tanıştırır. Sağcı aydınlar gibi dünyalığını doğrultacağına, parasını dirhem dirhem biriktireceğine, maaşını öğrencilerinin ve okulunun ihtiyaçlarına harcar; defteri, silgiyi, boyayı, fırçayı, kartonu kendisi alıp getirir.

“Parayı ne yapacaktım? ... ‘Maaş’ diye verilen parayı, tabii ki çocuklar için kullanacaktım” der (s. 153). Akşam kurslarıyla köyün gençlerine de okuma yazma, ve biraz da aritmetik öğretir. Onlarla bir halk dansları topluluğu kurar, gösteriler düzenler. Çocuklarla kendi dilleriyle türkü söyleyebilecekleri bir koro oluşturur (unutmayalım; Ruhî Babamızın söylediği gibi, “en güzel türkü koro halinde söylenendir”). Ve köyün kadınlarını hayatlarında ilk kez bindikleri otobüsle, hayatlarında ilk kez gördükleri sinemaya götürür. O fakir, o çaresiz, o ezik, o arkasız insanlarla öyle hemdert, öyle hemhâl olur ki, o dağ köyüne öyle toplumcu izler kazır ki, o çocuklar on yıllar boyunca Ahmet Say’ı ararlar, hatırını sorarlar. Hatta, Ankara’da onu arayıp bulurlar.

Mütegallibe iş başında
Görevli olduğu iki yıl bir solukta geçer, bir yıl daha ister Ahmet Say. Üçüncü yılın içindeyken Erzincan’a İl Halk Eğitimi Müdürlüğü için davet alır. Herhangi bir sağcı aydın olsa el ovuştururdu. Ahmet Say’ın ise cevabı bellidir: “... öğretim yılı başladığı için çocukları ortada bırakamayacağımı, Erzincan’a ancak 1963 yılının yaz aylarında gelebileceğimi, ‘müdürlük’ kadrosunun benim için önemli olmadığını, sıradan bir kadroyla ‘halk eğitimcisi’ olarak görev yapmanın bana mutluluk vereceğini yazdım.” (s. 171). Çocuğuyla, genciyle, yaşlısıyla, erkeği ve kadınıyla sevgiyle bağlandığı, hepsine karşı sorumluluk duyduğu Göriz halkını yarı yolda bırakmaz. Sonunda ‘uzman’ kadrosuyla toplumcu eğitim yolunda devam edebilmek için Erzincan’a gider. Gelgelelim, gerici, çıkarcı ve zorba egemenler, yani ‘mütegallibe’ ve onun maşası olan görevliler, Ahmet Say’ı Erzincan’dan kovmak için ellerinden geleni yapar, el attığı her işi kösteklerler. Ankara’ya dönen Ahmet Say, orada sosyalist aydınlanma için yayıncılık alanında zorlu olduğu kadar önemli görevler üstlenir. Bir de güzel evlat yetiştirir!

Dehasıyla pırıl pırıl parlayan Fazıl Say, toplumcu olmak yerine devlete kapılanmayı tercih etseydi, devlet kapılarında törenlerle karşılanmaz mıydı, devletin imkânları ayaklarına serilmez miydi? Oysa şimdi kamusal imkânlar ondan esirgeniyor, sakınılıyor. Olsun. O, babasından görgülü. Devlete ‘nanik’ yapıyor, kim ne derse desin yolunda yürüyor, büyüdükçe büyüyor. Toplumcu edebiyatımızın ve şiirimizin zirvelerini temsil eden büyük değerlerimizin şiirlerini besteliyor, oratoryolarını yazıyor. Muhiddin Abdal diyor, Âşık Veysel diyor, Nâzım Hikmet, Can Yücel, Metin Altıok diyor. Sırtında piyanosuyla babasının Vosvosu‘na atlayıp memleketinin içlerine içlerine gidiyor.


Sadece toplumculuk uğruna adadığı ömrü için değil, bunun için de, böyle bir evlat yetiştirdiği için de minnet borcumuz yok mu Ahmet Say’a? Bu kıymetli büyüğümüzün, büyük toplumcu aydınımızın ellerinden öperim...

Hamiş
Bizim cenahta bazen yadırgamayla, bazen hayıflanmayla bakılabilen ve çoğu kez de doğru bulunmayan el öpme meselesi hakkında bir söz söyleyeceğim. Nâzım Hikmet’imizin bir konuşmasında belirttiği gibi, emektar eli öpmek bizim eski ve güzel bir geleneğimizdir. ‘Devletlû’ların elini ve de eteğini öpmek ise hasımlarımızın geleneğidir. Bu ikisini birbirine karıştırmayalım.

Dipnotlar:
1 Ahmet Say, Ağaçlar Çiçekteydi, 2. basım (İstanbul: Evrensel, 2011).
2 Nâzım Hikmet’in “Doğum” adlı şiirinden.
3 Nâzım Hikmet, Memleketimden İnsan Manzaraları, 32. baskı (İstanbul: YKY, 2016),98-99.
4 Nâzım Hikmet’in “Dünyanın En Tuhaf Mahluku” adlı şiirinden.