“Türkiye’m nereye götürüyorlar seni?”
19.03.2017 09:47 BİRGÜN PAZAR
Şimdi düşünüyorum da, ne çok dolaşmışız birlikte. Foça yolunda Şükran Amcalı ve Alper Kabacalılı gece geliyor hemen aklıma. Çeşme’de, ölümünden bir gün önce Aziz Nesin’le. İstanbul’da Beşiktaş’ta, onun Behçet Necatigil’le bir zamanlar gittiği meyhanede. (Göksu kıyısında)

EREN AYSAN

Biraz badem çiçeğimiz var. Size, Paul Celan’ın dizelerinden mi, yoksa Van Gogh’un boyalarından mı verelim? Yoksa, her ikisinden mi? Bir masada karşılıklı otursalar… yaz akşamı içkilerini yudumlasalar… Usta Celan, “bademlerden say beni” diye seslense Bay Gogh’a. Ressamın yanıtı, “boyalardan say beni” mi olur, acaba?

Ressamların ve şairlerin buluşmaları bir başka heyacanlandırırdı beni. Foça’da, Şükran Kurdakullu ve Avni Arbaşlı masayı unutmak ne mümkün? Akşam kızıllığıyla inerken, Avni Arbaş gençliğinde aşkla dolandığı İtalya’yı anlatıyor: Floransa’ya doğru giderken bir saman kamyonu çıkıyor karşısına. Kamyonun üstünde bir dolu işçi. Hemen soruyorlar genç Arbaş’a; “Faşista! Kominista!” Başına bela almak istemeyen Arbaş sesleniyor: “Artista! Artista!” Kahkahalar gırla!

Ah be Şükran Amca... sen gideli ne çok zaman geçmiş! Öyle acılı günler birbirini kovaladı ki, gülmeyi bile unuttuk. Türkiye tarihi çok zamandır, “Çağdaş Yenilgiler Ansiklopedisi”ne dönüştü. Gençliğinde demir parmaklıklar ardından bakan yeşil gözlerin, yaşasaydın ne çok şeye gözyaşı dökerdi. Çoktandır güzel haber yok, ortalık toz duman. Ne iyi ki, yazdıkların bugünü de kapsıyor: “Darda kaldık seferberlikte gibi
/ Baka kaldık gidenlerin ardından /
Ekmeğin şiirini yitirdi ortalık/
Türkiye’m nereye götürüyorlar seni.”

Ne güzel anılar bıraktın bana. Ayvalık’ın tozlu yolları. Çamlık’a bir an önce varmak için sabırsızlanıyoruz. Yanımızdan hızla bir dolmuş geçiyor. İçinde siyah yemenili yörük kadınları. Bir zeytin ağacı altında mola veriyoruz. Çok değil on dakika sonra Ege’nin heybetine kuş bakışı tahta bir masadan bakacağız. Şükran Amca, “Ehli keyfin keyfini ne tazeler?” diye soracak; onu kıkır kıkır, “Taze elden, taze pişmiş, taze kahve tazeler,” diye yanıtlayacağım. Sonra beyaz bir kâğıt çıkartıp, söylediklerini yazacağım. Mâlum, Şükran Amca’nın pazartesi günleri Cumhuriyet gazetesinde yazı günü. Ona asistanlık etme sorumluluğunu üstleneceğim. Yazı biter bitmez motora atlayacağız. Ver elini Cunda... Rakı, adabey balığı, kabak çiçeği dolması. Masada olmazsa olmazlarımız.

turkiye-m-nereye-goturuyorlar-seni-260609-1.

Şimdi düşünüyorum da, kışın bir an önce bitmesini, yazın bir ipekböceği gibi kozasından sıyrılıp hemencecik gelmesini beklerdim. Gelsin de soluğu teyzemin yazlığında alayım diye. Teyzemin yazlığıyla Şükran Amca’nın yazlığı arasındaki mesafe yok denecek kadar az. Koşarak değil uçarak giderdim yanına.

Onun her Ankara’ya gelişinden önce de bende bayram havası esmeye başlardı: Hele Pen Yazarlar Derneği’nin Başkanı olduğu dönemde, Ankara’ya sıkça gelir, gelmeden önce de haber verirdi. O andan itibaren akşam yemeği için plan yapmaya başlardık. Çoğunlukla anneciğim mezeleri hazırlar, bir anda masayı donatırdı. Şükran Amca mutlaka yemekte balık üstüne özel bir söylev verir, tabağındakileri bitirdikten sonra, “Hadi, şu Japon’u koy da dinleyelim,” derdi. Japon kim mi? Theo Ysaye. Benim tesadüfen keşfettiğim, geçen yüzyıl başında yaşamış, Fransa’da ölmüş Japon klasik müzik bestecisi. Onun ‘şahane acemilikler’le örülü piyano konçertosu dinlerken mırıldanırdı: “İşte şimdi keyfim yerine geldi.” F tipi cezaevlerine karşı ölüm oruçlarının yaygınlaştığı zamanlar... acılarımızla acılar örtüşüyor. Yeni ölümlerle yaşadığımız kahpe sıkıntılar tekrarlanıyor adeta. Yazar örgütlerinin ortak ses vermesi zorunlu. Edebiyatçılar Derneği’nin o zamanki başkanı Şükrü Erbaş’ın çağrısına TYS’den Ataol Behramoğlu ve Pen Yazarlar Derneği’nden Şükran Kurdakul katılıyor. Bildiri hazırlanıyor. Şükran Amca’nın eşi bulunmaz örgüt adamlığına bir kere daha tanıklık ediyorum. Diyor ki, “Bu bildiri ne olursa olsun okunacak. Herkesin elinde en az bir kopyası olacak.

Ben okumaya başlayacağım. Eğer polis beni alırsa, Ataol, sen devam edeceksin... seni de alırlarsa Şükrü, sen...”

Daha dün gibi hatırlıyorum, Bigadiç’e gittiğimizde karşılaştığımız seksenlik rençberi. Şükran Amca 1965 seçimlerinde, TİP’ten milletvekili adayı. Köy kahvesinde Şükran Amca’yı görür görmez ayağa kalkıyor: “Tam kırk yıl sonra hatırladım seni... seçimlerde, sana oy vermiştim,” diyor bastonunu doğrultarak.

turkiye-m-nereye-goturuyorlar-seni-260610-1.

Toplumsal sorumluluk karşısında özgür bir birey olmadı Şükran Amca. Daha açık söylersem, hayatını toplumsal sorumluluklardan koparmadan biçimlendirmeyi başardı. Bunu günümüz insanlarının sıkça başvurduğu süslü sunumlarla değil, içeriden, derinden bir kaynak suyu gibi ilerleyerek yaptı. Eşi, aynı zamanda hapishane yoldaşı Selma Kurdakul’la Balıkesir’de kız yurdu açması bundandır. Her bayramda Ayvalık yetimhanesinde lokma tatlısı dağıtması bundandır! Bir anısını kayetmişim teybe: “1953-55 yılları arasında, Harbiye Cezaevi’nde yatarken sosyalist arkadaşlar ikiye bölündüler. İki grubun da lideri, bölünme sebebini ortaya koydu. Ben tatmin olmadım. Hapisanede tam bir yıl tek başıma yaşadım. İşte birey olmak bu! Ataç’ın bir sözünü anımsıyorum şimdi: ‘Eğer yüz kişinin doksan dokuzu bir şeye doğru demişse, geri kalan tek kişi de olsa kendi doğrusu vardır!’ Birey olmak, doksan dokuz kişiye karşı tek başına olma gücünü göstermektir. Şairlikte birey olmak ise iki kat daha zordur. Her şeyden önce yaratılarında bunu ortaya koyman lâzım. Edebiyatımızda öncü şairlere baktığımız zaman hepsinin iyi sentezciler olduğunu görüyoruz. Ahmet Haşim, çok iyi sentezci olduğu için hayatı boyunca sınırlı sayıda şiir yazmış. Şimdi gençlerde görülen bir rahatlık var: ‘Çok yazarsam, iyi şair olarak bellenirim,’ diye düşünüyor. Bakıyorum, adamın yaşı otuz beş, kendini taklit etmeye başlamış bile. Tamlamalarındaki yıpranmışlık, özgün olma niteliğini kaybetme durumu bundan kaynaklanıyor.” Ah be!

Şimdi düşünüyorum da, ne çok dolaşmışız birlikte. Foça yolunda Şükran Amcalı ve Alper Kabacalılı gece geliyor hemen aklıma. Çeşme’de, ölümünden bir gün önce Aziz Nesin’le. İstanbul’da Beşiktaş’ta, onun Behçet Necatigil’le bir zamanlar gittiği meyhanede. (Adı aramızda Behçet Necatigil Meyhanesi ) Göksu kıyısında... Ya Foça’da Ferit Oğuz Bayır’ın evindeki güneşli cuma günü. İki katlı bir köy evine giriyoruz. Tahta merdivenleri çıkıyoruz. Merdivenin bittiği yerde, mavi boyalı iskemlede Ferit Ferit Oğuz Bayır’ın sarı örgülü saçlı eşi oturuyor. Yaşlılıktan gözleri iyice mavileşmiş, görmüyor. Beyaz keten elbise üzerinde. Damarları çıkmış ince elleri, ellerimi sıkıca tutuyor. Bir daha bırakmıyor. Yaşı doksanı geçkin karı-koca yalnız bir hayat sürdürüyor. Ferit Oğuz Bayır, Şükran Amca’yı görünce, bir mutlu bir mutlu! Zuladan şerbet çıkarıyor. İçine buz dolduruyor. Yakıcı güneş bahçedeki dut ağacının yapraklarını kımıldatmasına engel oluyor. Ferit Oğuz Bayır, tam bir eğitim emekçisi. Köy Enstitülerinin kuruluşunda İsmail Hakkı Tonguç’un yardımcısı. Anadolu’daki eğitim seferberliğinin öncüsü. Yazdığı “Köyün Gücü” kitabını veriyor bana. “Oku” diyor, “sonra mektuplaşalım.” Kutsal emaneti alıp göğsüme sokuyorum.

Şükran Amca, “İzmir’in İçinde Amerikan Neferi” şiirini anlatıyor. Sadık Arslankara bir yazı yazmış, 6. Filo İzmir’e yanaştığında bu şiirin bir bildiri gibi dağıtıldığını anlatan. Gözler dolu dolu.

Ayvalık’ta bol yıldızlı bir gece... Rüzgâr esiyor, içim ürperiyor. Bir balıkçı ötede palamarı çözüyor. Kediler ısrarla balıkçıyı bekliyor.

“Hey... Sait Faik’in kedileri bunlar...”

Rakı kadehi elimde... Gülüşüyoruz. O benim gecemin en güzel, en parlak yıldızı artık. Zor zamanlarımda uzaktan el sallıyor.