Var bir umut...
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Bundan elli yıl sonra ülke nasıl olacak diye merak ediyorum. Bu soruyu Eco da soruyor, torununu bekleyen hayatı düşünerek

Türkiye’de 600 binden fazla kişinin çiftçiliği bıraktığı yer almıştı gazetelerde. Köylerden kentlere göçün artması ve savaş vesilesiyle göç eden Suriyeliler, sosyolojik yapıda bir dönüşümü de peşinden getiriyor kaçınılmaz olarak. Bundan elli yıl sonra ülke nasıl olacak diye merak ediyorum. Bu soruyu Umberto Eco da soruyor, “Budalalıktan Deliliğe” adlı kitabında, torununu bekleyen hayatı düşünerek. Küresel ısınmanın sonucu olarak, torununun “ilkbahar” sözcüğünü duyduğunda ya da okulda sonbaharın ilk günlerine dair şiirler okunduğunda nasıl bir tepki göstereceğini merak ediyor. Sonra da kendisinin çocukken artık var olmayan dinazorları hayal ettiği günleri hatırlıyor. İlkbaharı hayal etmekle yaşamak arasındaki fark… Bir yandan teknolojik gelişmeler hayal etmenin anlamını da değiştiriyor. Bir filmin ya da romanın derin anlamını arayıp bulma gayretinin azaldığına tanık oluyorum. Ama Umberto Eco’nun da belirttiği gibi, olup bitene bakıp kestirmeden sonuca varmak da mümkün görünmüyor. Referans noktalarının kaybolduğu, her şeyin akışkanlaştığı bir zamanda, olup biteni anlamak kolay değil.

Örneğin görünür olmak, pek çok şeyin önüne geçmiş durumda. Umberto Eco, Javier Maris’la eskiden insanların “Neler çektiğimi Tanrı bilir” diyerek kendilerini avuturlarken, günümüzde televizyona çıkıp anlık da olsa tanınır olma ya da yaşadığı her ânı sosyal medyada paylaşarak bilinir ve görünür olma arzusu üzerine akıl yürütmüş ve Tanrı’nın yokluğunun bir etken olduğu sonucuna varmışlar. İnsanların dünyada var olduklarını bilmeleri için bir tanığa ihtiyaç duymalarının acıklı bir yanı da var sanki. Belki de yazıyor olmamın nedeni de budur, duygu ve düşüncelerime tanık arayışı, tanık olmanın tanıklığa ihtiyacı.

Geçmişe duyulan özlem ve bu akışkanlığın neden olduğu kaos ve anlam krizinden kurtulma çabaları, bu aralar en çok kafa yorduğum şeyler. Umberto Eco, savaş yıllarında sığınaklarda geçen çocukluğunu özlemesinin, hatta şefkatle anmasının nedenini açıklamamış kitabında. Babamın okula giderken giydiği karton ayakkabının su alıp dağılmasını anlatışında da o şefkati ve özlemi görmüştüm. Bütün o yoksulluk, zorluk ve acılar, sanki yaşanılan o ânı değerli kılıyordu. Neydi o özlemi ve değeri yaratan şey, yaşanılanların bir anlamının ve amacının olması mı? Umberto Eco, yetişkinlerden farklı olarak çocukların savaşı bir macera gibi gördüklerini ve bu sayede olumsuzluklardan daha az etkilendiklerini yazmış. Çocukların sahip oldukları hayal güçleri ve bir akışın içinde yaşıyor olmaları, belki de bu etkiyi yaratıyordur.

Geçmişe özlemin ya da geçmişin daha da uzaklaşmasının bir nedeni olarak Umberto Eco, eskiden günlük gazetelerin en fazla sekiz sayfa olduğunu, günümüzde ise internet sayesinde olağanüstü bir güncel bilgi akışının olduğunu ve geçmişe hayatımızda ayrılan yerin gittikçe daraldığına değiniyor. Birkaç yıl öncesi bile uzak bir geçmiş gibi hissediliyor artık. Randall, “Bizi Biz Yapan Hikâyeler”de, insanların benliklerini oluştururken mutlaka hikâyelere ihtiyaç duyduklarına değinir. Savaş yıllarında geçirilen çocukluğa dahi duyulan o özlemin, bu hikâye ihtiyacıyla bir ilgisi olsa gerek. Hikâyesi olmayan bir hayat, yaşanmamış bir hayat mıdır? Randall, var olma düzeyi, geçmişte “gerçekte ne olduğu” düzeyidir diyerek, aslında geçmişe duyulan özlemi de açıklamış oluyor. Yaşanan bu anlam krizinden çıkış için bizim hikâyelere ihtiyacımız var, sadece bireysel değil, toplumsal hikâyelere, tıpkı Gezi’de olduğu gibi. Gezi’ye katılan insanların yüzlerine yansıyan o mutluluğun, bir hikâyenin parçası olmakla ilgisi olduğu kesin, kendi hikâyesini yaratabilmenin…

Umberto Eco, hikâyeler yaratmak için dünyaların hayal edildiği düş evreniyle, dünyayı anlamak için hikâyelerin yaratıldığı gerçeklik evreninin birbirine yaklaşmasının öneminden bahsederken, yaşanılan anlam krizi için bir çıkış yolu da göstermiş oluyor aslında. Var bir umut, geçmiş ve gelecek arasında bağ kuran hikâyelerle…