‘Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet’ Ölüm ülkesinin labirentinde...
14.01.2016 09:54 KÜLTÜR SANAT
Murat Gülsoy Nisyan’a, Baba Oğul ve Kutsal Roman’a göndermeler yaparak romancılığında süregiden izleri belirginleştiriyor evet, ama ölüm ülkesinin romanını ilk kez bu kadar güçle dile getiriyor

Zeynep Uysal

Murat Gülsoy son romanı Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet’te bir yandan önceki romanlarının biçimsel ve tematik izlerini takip ediyor; bir yandan da yeni, taze bir romanla karşımıza çıkıyor. Gülsoy romanına bir devamlılık sağlayan, yazarın üslubu sayabileceğimiz bu süregiden izlerden önce taze ve yeni olana bakalım. Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet’in romanla aynı adı taşıyan ve diğer bölümlerden bağımsız olarak da okunabilecek bölümünde 2015 yazında İstanbul’da geçen güncel sosyal ve siyasi hayata göndermelerle dolu yarı fantastik, yarı bilim-kurgusal bir hikaye anlatılıyor. Mirat Alsan’ın hikayesi. Üniversitede matematik hocası olan Mirat erken yaşta emekli oluyor. Hayatının geri kalanında ne yapacağını pek de bilemeyen bu yalnız adam, yolda yürürken rastladığı bir el ilanında ilginç bir vaatte bulunan Janus şirketi ile karşılaşıyor. İlanda “Yalnız mısınız? Dert etmeyin (...) İçinizde başkalarına yer açın.” cümlelerini okuyan Mirat, karşı koyamadığı bir merakla şirketin yolunu tutuyor.
Bundan sonra olanlar, siber/dijital kültür takipçilerinin pek de yabancı olmadığı bir dünyaya kapı açıyor. “Her” filmini ya da dijital sanal dünyanın yer yer sert biçimde eleştirildiği“Black Mirror”ı çağrıştıran ama bazı başka yönlerden onlardan ayrılan bir dünya bu. Janus’un sunduğu hizmet, yeni ölmüş kişilerin zihinlerini yaşayan zihinlere naklederek ölülerin zihinsel olarak yaşamlarını sürdürmelerini sağlıyor. Bu aktarım yaşayanları da en azından zihinlerinin içinde yalnızlıktan kurtarmayı amaçlıyor. Böylece Mirat’ın yeni yaşamı başlıyor. Zihnine aldığı genç yaşta ölmüş Esra’nın sesini, anılarını, aslında tüm belleğini Mirat’la birlikte okur da deneyimliyor, duyuyor. İşte söz ettiğim filmlerden Mirat’ın hikayesini ayıran da bundan sonrası. Çünkü bu bilim-kurgusal manevra bugünün dünyasının yeni dertlerini, böyle bir zihin aktarımının nelere yol açabileceğini göstermek için yapılmıyor. İnsanın kadim dertlerini, yalnızlığı ve ölümü başka türlü öyküleştirmenin aracı oluyor. Çünkü Mirat’ın da dediği gibi “yalnızlık insanın çevresiyle ilgili bir şey değil (...) yalnızlık insanın içindeki boşluğun büyüyüp onu yutması” Roman bu boşlukla mücadelenin farklı biçimlerini karşımıza çıkarıyor. Zihin aktarımı ile ölmüş kişilerin yalnız kahramanın zihninde yaşaması ise bu mücadele biçimlerinden sadece biri.

Öte yandan kahramanın zihninde yaşayan ölmüş kişiler tıpkı Janus motifinin çağrıştıracağı gibi kahramanın/yazarın zihninin gerisini, diğer yüzlerini gösteren yazınsal bir araç haline geliyorlar. Mirat’ın esas karakter olduğu anlatıda onun zihnindeki çok sesliliği, çarpışan, kavga eden, sevişen başka var oluş biçimlerini okumaya başlıyoruz. Böylece Bakhtin’in,Suç ve Ceza’da Raskolnikov’un zihninden bize duyurduğu farklı seslerle örneklediği dialojik yapı, bilim-kurgusal bir manevrayla gerçekleştiriliyor. Ve nihayet “Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet” bölümü bir boşluk olarak yalnızlıkla mücadelenin yeni bir yolunu, yeni bir yazınsal/biçimsel yöntemle sunmuş oluyor.

Bir boşluk olarak yalnızlıkla (ve aslında ölümle ve delilikle) mücadele izleği romanın diğer bölümlerinde de peşimizi bırakmıyor. Yazının başında Gülsoy romanının süregiden izlerinden söz etmiştim. Son roman parçalı ve metinler arası yapısıyla tipik bir Gülsoy romanı. Bütün bu hikayeyi okura anlatan bir anlatıcı var, yazar olan bir anlatıcı, büyük oranda bir Murat Gülsoy personası olarak kurgulanmış bir anlatıcı bu. “Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet”i yazan da bu yazar anlatıcı ama sadece bu iç metni yazmakla kalmıyor. Bir önsöz, bir sonsöz ve ek metinler yazıyor. İlk bakışta birbirinden bağımsız görünen, öyle de okunabilen bu bölümler söz ettiğim izlek etrafında önemli ölçüde birleşerek anlam kazanıyorlar. Yazar anlatıcı hayranı olduğu Borges’e bir mektup yazarak başlıyor. Bir yandan Borges’le söyleşirken bir yandan da ona kendi kültürünün yazarı Tanpınar’ı anlatıyor. Ama bu söyleşmenin derdi içinde yalnız olmaya mahkum olduğumuz bu kıyımlı, ağrılı dünyadaki boşlukla mücadele etmek.

Yazar anlatıcı yazma edimini işte bu “zehirli” hayata dayanmanın bir yolu olarak sunuyor. Yazmanın ölümün kol gezdiği bu zehirli hayatla ilişkisini ise özellikle Sonsöz’de kuruyor. Önsöz’de Borges’e yazdığı mektupla aslında okurla da söyleşen anlatıcı Sonsöz’de doğrudan okura seslenirken bu kez de Nerval’le özdeşleşiyor, ona dönüşüyor. Onun gibi acı duyuyor, onun gibi ölümün kıyısında yaşıyor. Bu dünyada en çok ölümün ve kıyımın sesini duyan anlatıcının yazmaktan başka seçeneği yok.“Sürgündeki halklar, kökü kazınmak istenenler, işkence çekenler, yeraltına çekilenler, dünya nimetlerinden haklarına düşeni alamayanlar, alttakiler” dünyanın bu acısı anlatıcının ve belki de Nerval’in de yalnızlığının kaynağı. Aslında bütün romana yayılan yalnızlık, delilik ve ölüm izlekleri bireyin içsel acısı ile toplumsal acıların, yerkürenin taşıdığı bütün ifrazatın acısının birbirine geçtiğini gösteriyor.

Borges’e mektubunun yer yer buruk, yer yer muzip tonunu Mirat’ın yer yer buruk, yer yer daha da muzip hikayesiyle sürdüren anlatıcı “Yalnızlar İçin Çok Özel Bir Hizmet”i kara bilim kurgulardan ayıracak biçimde hayata dair ümit var bir tonda bitiriyor. Ama kitap burada bitmiyor. Yazar anlatıcının hikayesi Sonsöz’de ve Ekler’de devam ediyor. Sonsöz’de yalnızlıktan, ölümden ve delilikten kaçmak için yazdığını artık iyice anlıyoruz. Artık önceki bölümlerdeki sesten çok daha karanlık bir ses duyuyoruz. Ekler bölümünde bu ses giderek parçalanmaya başlıyor. Adeta deliren yazarın sayıklamalarına dönüşüyor ve “kara sayfa”da gördüğü tek şey ölüm oluyor: “Ölülerin suretleri her yerde. Siyah bir maddeyle stensil grafiti olarak labirentin duvarlarına nakşedilmekte. (...) Bu ülke kanlı bir labirent artık, nerede başladığı nerede bittiği bilinmiyor.” Bu kitabı yapanın yazarın yaşadığı ölüm ülkesi olduğunu anlıyoruz böylece. “Ne yazık ki bu kitap o kitap değil. İçinde neşe yok. Sadece ölülerin yarım yüzleri var. Siyah maddeyle nakşedilmiş...” Roman bu satırlarla kapanırken Mirat’ın hikayesi ile yazar anlatıcının hikayesi iç içe geçiyor; farklı tonlara ve biçimlere rağmen romanın her parçası birbirini yeni bir katmanla genişletiyor. Murat Gülsoy Nisyan’a, Baba Oğul ve Kutsal Roman’a göndermeler yaparak romancılığında süregiden izleri belirginleştiriyor evet, ama ölüm ülkesinin romanını ilk kez bu kadar güçle dile getiriyor.