Yaşadıklarımızın bir özeti
BARIŞ İNCE BARIŞ İNCE
El ele tutuştuğu için, tweet attığı için, şenlik yaptığı için, barış dediği için suçlu sayılan bizler, milyon dolarlar alıp yalancılık yapan sonra birbirini satan sizler...

•Trilyonlar harcayarak, devletin kaynaklarını kullanarak değil, meclislerimizle, forumlarımızla dişimizden tırnağımızdan artırdığımızla kampanya yürüttük. Dövüldük, sövüldük, tehdit edildik, birkaç gazetemiz dışında medyada görünmedik. Buna rağmen kazandığımızı hile ile (şimdilik) kaybettik. Paraya pula güce adaletsizliğe karşın ülkenin yarısını arkamıza alarak iktidarı korkutmasını bildik. Hâlâ umutsuzluğa düşenleri gördükçe şaşırıyorum. Bu medya imkânlarını, bu devlet olanaklarını, OHAL baskılarını bir saksının eline verseniz yüzde 90 oy alırdı. Ama bunlar alamıyor. “Bunlara bu akılları Bilal Bey mi veriyor da bunlar hâlâ istediğini alamıyor” tadında şakalar yapmayacağım. Çünkü bunun idrak ile değil kutuplaştırıcı siyasetle ilgisi var. Ülkenin demokratlarını, laiklerini, Alevilerini, Kürtlerini, kadınlarını kendinize düşman bellerseniz, kazanamazsınız ne yapsanız ne etseniz. Kimlik siyasetinin sınırları vardır, yalanla bir yere kadardır. Yalan ve çamur atma ilk başta etki yaratır ama sonrasında toplum, “iyi de sen bana ne vadediyorsun” diye sorar. Bu sorunun yanıtı “güç istiyorum” olamaz.

• Kim ne derse desin referandum boyunca direnç noktası özgürlük isteği, demokrasi talebi, cumhuriyetin ilerici değerleri ve ranttan, yolsuzluktan, yoksulluktan bıkkınlık oldu. Bu dirence sarılar insanlar mahalle mahalle, kapı kapı dolaştı. Muhafazakârları da demokrasi paydasında ikna etti. Ama birilerinin sandığı gibi, kimse muhafazakâra şirin gözükmek için dindar gibi davranmadı. Herkes neyse o oldu. Sözü doğruydu, insanlar söze ikna oldu. Tıpkı Gezi’de olduğu gibi. Gezi’de milliyetçi yok muydu, dindar yok muydu, “AKP’ye oy verdim ama şimdi vermem” diyen yok muydu? Vardı ama ana eksen baskılara, ranta, otoriter zorbalığa karşı durmaktı. Bu eksen ikna edici olandı. Gezi’yi anlamayanlar, ‘Hayır’ı da anlamadılar.

• Halkın direncinin, hislerinin, isteğinin önünde tıkaç gibi duran kim ya da kimler varsa artık çekilmelidir. Bu ülkede ‘hayır’ın umudu örgütlenmelidir. Milyonların hakkını savunamayacaklarsa, halk kendi hakkını savunur, kendi muhalefetini yaratır. Irmağın akışını kim durdurabilir? Bizim derdimiz sarayda oturan bir kişi ile değil, onunla cisimleşmiş siyaset ve tavırla. Onun fotokopilerini getirip durmayın önümüze, onunla birlikte buruşturulup atılırsınız siz de.

• Son günlerde siyasette, hayatta, ilişkilerde başımızdakilerin tavırlarının aksine de yansıdığını görebilirsiniz. Yani karşıtmış gibi görünenlerin aynı tarzı geçer akçe olarak görüp sürdürmesini. “Nasıl kazanırsam kazanayım yeter ki kazanayım” mantığı yıllardır toplum içinde ve tabi ki muhalefet içinde de yayıldı. Bundan sonra da “tek adamcılık” yayılacaktır. Bunu engellemeliyiz. Değerlerimizi kaybettikçe kazanacağımız hiçbir şey olmayacak.

• Bir söz de çok solda olduğunu iddia edip özünde sadece kendini sevenlere olmalı… Çünkü sıradan insanlar için girilen mücadele yine sıradan insanların katılımıyla olmalı. Bedeniyle hayır yazan işçi R abinin nahifliğinde. Ya da kadınların şarkılarındaki neşede… Bu liderliği ya da merkeziyetçiliği reddetmek değil. Aksine neşenin ve nahifliğin halkla beraber merkezileşmesi… Bilerek ya da bilmeden gelecek için kurulan hayalleri birer sınava çevirerek, koca gözlüklü sıfırcı hocalar gibi insanların üzerinde tahakküm kurmayın. Bir ucundan tutmaya çalışılan nahif çabaları inatla zorlaştırmayın. Bitmek bilmez eleştiriler, sürgit verilen dersler, her şeye “popüler” diyen özünde reklamcılar, “o öyle olmaz, bu böyle olmaz”lar… Eminim ki bunu yapanlar kendi hayatlarında bencil ve korkaktırlar. Kusurlarını da böyle kapatırlar.

• İnsanların son zamanlarda geçmişe özlem duymasını hatta daha bir tutunmasını anlamalı. Bunu basit bir nostalji ya da tapınmacı bir histeri olarak düşünmüyorum. Tarih her zaman yeniye doğru gider ama “yeni” her zaman iyi demek değildir. Yeni, iyiyi getirmedikçe; eski, pek de iyi olmasa da özlem duyulacak bir şey haline gelir. Üstüne bir de yaşanmışlık eklenir. Bugünlerde yeni diye ortaya çıkarılan her türlü rezalete en büyük direnci yine geçmiş gösteriyor. Çünkü geçmişi aşabilecek bir “yeni” ortaya çıkmıyor. Ondan daha kötüsü geldikçe de geçmiş, bir direnç noktası haline geliyor. Dayatılan tüm yoz seslere, yine mazinin sesleri, marşları direniyor. Oysa geçmişin izlerini takip ederek yepyeni şarkılar yazabilirdik. Güzel olanı hatırlayıp daha da güzelini arayabilirdik. Şimdilik beceremedik.

• Şunu itiraf etmeliyiz ki yalanın açıktan söylendiği, para karşılığı yayılmak istendiği, sonra yalancıların birbirine girdiği bir düzende temiz kalmak zor. Elbette geçmişte de çok büyük acılar da çekildi ama “bu kadar da olmaz” lafı hiç bu kadar söylenmedi. Devrimci devrimciliğini bilirdi, faşist faşistliğini… Bu kadar yalan söylenmezdi. Şimdiki düzenli bir sahtekârlık hâli… El ele tutuştuğu için, tweet attığı için, şenlik yaptığı için, barış dediği için suçlu sayılan bizler, milyon dolarlar alıp yalancılık yapan sonra birbirini satan sizler... Bizimkiler direne direne, sizinkiler fitneye fitneye… Ey iktidardakiler! Var mısınız, yalansız yaşayalım, kartlar açık oynayalım. Biz ne yanlış yaptıysak itiraf edip bedelini ödemeye hazırız ama siz de aynısını yapacaksınız, haydi. Beygir hırsızları sizi!