‘Yıkık manastırın orda’ gezinen şair: Akif Kurtuluş
20.04.2017 09:45 KÜLTÜR SANAT
Hayata dair hayatın içinden dilin ve düşüncenin namusunu koruyarak bakan, bireyin ve şehrin sancılarından toplumsal olana yol alan bir yazılar toplamıyla karşı karşıyayız. Akif Kurtuluş’un “İzninizle”de dediği gibi “Yazdıkça direniyor”uz

ÇAĞATAY USLU

Şair, romancı Akif Kurtuluş’un ‘Romantik Korno’ ile ‘Daktilo Yazıları’ adlı iki deneme kitabı Can Yayınları tarafından yeniden yayımlandı.

Politika ve Sanat ile Harita Metod Defteri isimli kitaplarını içeren Daktilo Yazıları, bir bütün olarak sanat ile politikanın sürekliliğini koruyan bağlarına odaklanıyor. Politika ve Sanat Yazıları bölümünde dürbünü genç Sovyetlere çevirirken Harita Metod Defteri’nde Türkiye’de Marksist politika içerisinde sanatın yerini sorguluyor. Bülent Kılıç’ın Sunuş bölümünde altını çizdiği gibi Türkiye sanat pratikleri içerisinde yer alan dünyaya bakışımızın bir yönünü sunuyor Harita Metod Defteri. Çeşitli etkileşimler, alış-verişlerle en çok da eleştirisiyle.

Romantik Korno’da öne çıkan altı çizilen sözcükler şöyle sıralanabilir: aşk, arkadaşlık, ölüm, ayrılık, Turgut Uyar, futbol, Sivas, şiir ya da Behçet Aysan dilinde söylersek “yaşadıklarını/anmak için beyaz bir yazıya/gecedesin”.

Bu kitaptaki denemeler Akif Kurtuluş’un tanımlamasıyla “sevgiye özensizlikle, korkuya saygısızlık, çaresizlikle umut arasında gidip gelen yazılar.” Anılarla bezenmiş, aşka sığınmış, aşktan umut devşirmiş; bir yanıyla da ölüme, özleme, ayrılıklara bulanmış yazılar… Hayatı bir şekilde insanlarla, kitaplarla, filmlerle yakalama, belki de ucundan kıyısında tutabilme çabası…

Yazıların pek çoğu Demokrasi gazetesinde yayımlanmış. Gazete yazılarının en büyük tehlikesi güncelliktir. Sınırları çizili bir alanda var olurlar, hatta çoğu ertesi gün unutulur ama Akif Kurtuluş günceli bir tuzak olmaktan çıkarıp ülke dinamikleri içerisinde bireyi de gözeterek yazmayı başarıyor. Genel Türkiye şartlarında bunun da zamanı geçti diyebileceğimiz pek bir şey olmadığını da gösteriyor bu yazılar. Sözgelimi kitapla aynı başlığı taşıyan ‘Romantik Korno’ başlıklı denemesinde de Adorno’nun ünlü “Auschwitz’ten sonra şiir yazılamaz,” sözünü anarak “Sivas’tan sonra neden şiir yazılıyor?” diye soruyor. Bu küçük çığlık hâlâ hafızamızda yankılanıyor.

Anılardan yola çıkıyor Kurtuluş. Bazen bir şehirden bazen de çocukluğundan. Bu yolculuğun sonunda ülkesini buluyor utanarak biraz da umut talep ederek. Yazı maskesine bürünmüş burukluklar, özlemler, acılar anlatıyor bize.

yikik-manastirin-orda-gezinen-sair-akif-kurtulus-275839-1.Ankara, Antalya, Tatvan… Otobüs terminallerinde karşılıyor bizi. Ayrılıklar mekânı olarak karşımıza çıkıyor terminaller. ‘Ağbi Gitme’ denemesinde de bu şekilde yer buluyor kendine. Yıllar sonra yine aynı yere geliyoruz. Ermeni sevgilisini bırakıp gittiği yerde onunla aynı yaştaki bir kız çocuğunu da ağabeyi bırakıyor. ‘Bir Şehri Sevmek’ yazısında da “neden hiç kimse bir insanı, bir şehirde kalacak ya da bir şehri terk edecek kadar sevmiyor?” diye sorarak ayrılıktan doğan bir aşkı anlatıyor.

‘Cesaret Satar Umut Alırım yazısı yüzünü tamamen aşka dönen bir metin. Aşkın devrimle akrabalığını okuyoruz burada. “Bir arkadaşımız âşık olduğu zaman, nerdeyse bir devrimin mümkün olduğuna daha yakından inandırıyoruz kendimizi,” cümlesi insanın yüreğini hareketlendirecek ne varsa umudun orada yeşerdiğini duyumsatıyor bize. “‘Cadının Biridir O’” yazısında tanışıklıkların yıllar sonra tekrar karşımıza çıkmasının buruk tadını hissediyoruz.

‘Dil ile Kalp’ denemesinde söylenen ile yazılan karşılaştırılıyor. Bu ikili arasında zıtlık ilişkisi kurarak bir araya gelmelerinin sefalet olacağını söylüyor Kurtuluş. Gerçek edebiyatı da burada arıyor. Karşıtlıklardan bir tarafı seçen edebiyatın bir anlamı kalmayacağından dem vuruyor. Söylenen ile yazılan arasındaki farkın ortadan kalkması günümüz edebiyatının da en büyük problemi kanımca. Bu yolda ilerleyen edebiyatın giderek lümpenleşeceği de su götürmez bir gerçek. Çare ise hâlâ özerk bir dille oluşan edebiyata inanabilmekte. Burada tekrar Adorno’ya dönerek şu sözünü anabiliriz: “ Sanat kültür endüstrisinin denetimine girip tüketim malları arasına karıştığından beri şen yanı da yapay, sahte ve efsunlu hale gelmiştir.” Lümpen edebiyat bir “şen”lik alanı da açıyor okura ve yazara. Günümüzde piyasanın edebiyat alanındaki yönlendiriciliği iyice artmışken en yerinde itirazların bile içi boşaltılabiliyor; sözgelimi Gezi’nin dili edebiyata iyice sirayet ederken asıl dil de edebiyatın alanından giderek çıkıyor. Gezi ile legalleştirilen başka türlü bir kofluk, kirlilik hâkim edebiyatın algısına. Bir şekilde klişeden beslenen, kendi kendine ihanet eden bir edebiyatla karşılaşıyoruz.

Konuşuyor bizimle Kurtuluş. Sohbet düzleminde kuruyor biraz da yazılarını. Her iyi sohbet gibi bakış açımızı biraz daha genişletiyor, direncimizi arttırıyor. Bir söyleşisinde de söylediği gibi “Edebiyat, bence insan evladının elinde kalan belki tek özgürleşme projesi.” Biz de bir okur olarak bu proje içerisinde yer alıyoruz. Hayata dair hayatın içinden dilin ve düşüncenin namusunu koruyarak bakan, bireyin ve şehrin sancılarından toplumsal olana yol alan bir yazılar toplamıyla karşı karşıyayız. Akif Kurtuluş’un “İzninizle”de dediği gibi “Yazdıkça direniyor”uz.